28 Şubat 2009 Cumartesi

Benden Bana-9

Dürüst olabilir miyim kendime?
Onun yanındaki ben, şunun yanında niye o ben değil?
Var mı kendini kendi olarak yaşayabilenler?
Var!
Kaç kişi?
Az!

O kadar az için mi yani tüm encamı ile hayat?
Peki
'Var' dedin de, o 'var' için kaçının yaşamını içinden dışından yaşadın?
Hiç!'
Var'ın bile sağlam değil aslına bakarsan...
Onun bunun beyanı...
Sen seni bilmez dağılmışlığında, başkalara ne meraklısın!?
Aile, akraba, hoca, patron, sokak, çarşı, polis, temizlikçi, köpek, sinek, küresel kriz, belediye...
O kadar çok karışan, dokunan var ki hayatlarımıza...
Nasıl 'kendimim' diyebiliyoruz?
Doğru ama; bazı müdahaleleri kanıksar ve kendimizleştiririz.
İnanırız bize ait olduğuna.
Aldatırız özü.
Sonra öz bir ara tenhada kusar ihtişamlıca varını...
Bazen gizli kapaklı bulduğumuzda birini bir yanımızla ona taşınırız.
Taşınırız da yazlık kışlık...
O kadardır işte.
Bizimle ilişikli birinin hayatına sıkıntı olmadan yaşamak gibi bir sıkıntımız var yaşamımızı...
Gölge etmemek için yaşamlara, güneşler kırparız yıldızlardan...
Ben becerebilirim dersin, becerememen için bütün şartlar elbirliği ile gayrete girer.
Ulan nasıl da buluşur bunlar senin iki kuruşluk ağız tadını bozmak için...
Sürekli kanırtırlar öz damarından kemiğine basa basa seni...

Biz insanlar

en başta hileyi öğreniriz.

Karnı acıkınca bas bas bağırarak ağlayan bebekler değil miydik bizler dün?

Halbuki ne alakası var açlıkla, gözün...
Su akıttığımız yerden beslenmiyoruz ki.
Olgun ve dürüst insan pozlarındayızdır bazen...
Adamına göre tabi.
Yavşamamız mümkün olana ise popomuzu esirgemeyiz.
Şu bilmeyene surat yaparken, bilene sırıtırız kıs kıs.

Duygusal organizmalarız ya külliyen afrodizyakız...

Kasap dükkanından gelen kan kokusu, içerde bir işler çevidiğinin alametidir kasabın...
Bizim ne kadar keskin koktuğumuzu hiç bize söylediler mi?
Kim söyleyecek de!?
Sıgara içenlerin, içmeyenlere koktuğu ve içenlerin o kokuyu algılamadığı gibi, bizim kokumuzdan en çok bize alışmamış tabii yaşamlar rahatsız olur!
Sevginin dokunuşu
Acının tadı
Merhametin sesi
İnkarın bakışı
hiçbiri
insanın kokusu kadar keskin olamaz.
Uzun yol yaparken açın camınızı ve insanın yaşadığı alanı fark etmek için sadece burnunuzu kullanın! O anlarda bu sözü sağlamış olursunuz.
Bağırsakta sıkışan; ama kokmayan, çıktığında size şehri tarif eden olacaktır.

Bu tamamsa:

Beynin kokuyu aldığı bölüme ne derler bilmiyorum; ama iç duyguların koktuğunu fark ettiğinizde sizin beyne ihtiyacınız kalmamış demektir.
İnsanların yaşama alanlarındaki keskin koku, bu kokunun yanında hiç mesabesindedir.
Bir kere almaya gör o kokuyu, ebediyyen yitirmez keskinliğini...
Sızım sızım sızlatır aldıysan onu, ciğerinde merkezleşmiş yaşam enerjisi kokusu

Kokuyorum...
Kokuyorsun..
Kokmuyorlar...

Kelimelerden o koku gelmediyse, hiç okuma bu yazıyı yabancı...

sonsuzluğu bir mahpese kapatsalar ve
bir musluktan damla damla akıtsalar
sonsuz biter, bitmez yalnızlığımız...

27 Şubat 2009 Cuma

Benden Bana-8

Çayır çimenin tanrısı koyun, koyunun tanrısı çoban, çobanın ağa, ağanınki düzen, düzeninki çayır çimen... Anonim insan sözü aday adayı...

Çoban koyunları en taze otlara götürür.
En mineralli sulardan sular onları.
Düşmanlarına karşı korur ve uçurumlarda zayi etmez.
Sürüyü kollar, ağırlar.
Koyunların bakımlarını yapar.
Yavruladıklarında sarar, sarmalar, eziyet çektirmez.
Yelden, tufandan sakındırır...
Niye yapar bunları?
Koyunları çok mu seviyordur?
İçindeki hayvan sevgisinin coşkusu mudur bu özenli bakımın nedeni?
Ya da bir koyunun ulaşabileceği en ideal kilo ve et lezzetimi midir amaç?
Dışardan baktığımızda çobanın kuzuyu yüzünde sıcak gülümsemeyle sevmesi yüzümüze tebessüm kaynağı olur.
İçimiz titrer, çok seviniriz. Şefkatimiz kabarır.
Sürüden ayrılan koyunun peşinden seyirtmesini gördüğümüzde 'aferin çobana' deriz, gururlandırırız onu.
Koyunları dağların yamacındaki kekik tarlalarına götürmesini, şifalı, kokulu otlarla beslemesini gördüğümüzde yaşama sevincimiz çoğalır.
Şuurumuza dolan lezzetli et hissinin gözlerimizdeki şimşirik şimşeği midir bu; içimizdeki hayvan sevgisinin taşması mı?

Oğlan kızı sever!

Kı zı se ver..

Adını sayım sayım sayıklar!
Peşinde pervanedir, yapmadığı kur, girmediği kılık kalmaz sevgilisi için de
niye!?
Sevgiliye beğeni, sevgilinin methi, ona duyulan sevgi, onun için midir?
Erişilmek istenen, yüksek arzu duyulan şeyi elde etme adına içerden bir dürtü müdür bu?

Hani okumasaydınız çoban koyun ilişkisini anında kapılırdınız da, geçti sizden artık o saftiriklikler...

Hapı yuttunuz...

Sevgi denince bir ürperti ve kaşıntı sahibisiniz artık.
Ortada bir üçkağıt var!
İşin eğri yanı da var, düz tarafı da...
Bir hile var.
Bir inkar...
Bir açık zuhurunun şiddetinden gaib sır!
Kuma gömülmüş kafa,
açıkta bir kıç var!
İşçisini kollayan patron
müridini hoplatan şeyh
halkını okşayan politikacı
öğrencisini teşvik eden hoca
karısını şımartan koca
yazısını okunası yazan yazar
okuduğunu alkışlayan okur
tanrıyı seven kul
şeytandan korkan muhlis
Bu üçkağıdın neresinde?
Ne kadarı ne kadarına bulaşmış?
Zor sorudur bu soru!
Zart diye cevap verilmez!
Martaval kaldırmaz!
Soğuk kış günü, kuzuyu koynunda ısıtan çobanda merhamet yok diyemeyiz; ama kuzu üç vakte kalmaz, kombine yolcusudur ve akıbeti için koyundadır çoban...
Sır koyunda mı?
Gütmede mi, ya da güdülmede?
Koyundaki koyunda mı?
Koynumuza aldığımızsa yönelişimiz
şimdi sıkı durun!
Hani yazmıştım ya bir iki yazı evvel, 'Allah'a inanmıyorsunuz' diye, işin özü burada.

Sözümüz bizi ileriye taşısın.

Çoban eti mi sevmişti güderken, güttüğünü mü?
Biz Allah'a mı inanıyoruz, tapınma güdümüzü tatmin için yarattığımız bir tanrıya mı?Zihnimizin oluşturduğu tanrıya Allah dediğimizde o, O mu oluyor?
Onun O olmadığını nasıl biliriz ve
Allah, bizim tapındığımız değilse, bu tapınma kime oluyor?
Allah sevap günah tanrısı mı?
Sevap ya da günah mı bizim tanrımız?
Buradan yol var cevaplara...
Koy sepete bu sözleri ve devam edelim yolumuza...

Not: Evet, tapınma hissi ve gereği fiiller bir güdüdür!
Ya Ona tapınırız; ya da O olmayan her şey bu tapınmaya araç olabilir.
Güdümüzü bazen biz güderiz, bazen de güderler.
Ayraç ne?
Bu seri bunun cevabı için var...
Takip ediyorum adımlarımı...

'Tanrı tanımam' diyenler 'tanrı tanırım' diyenlerden daha samimilerdir eğer tanırımcıların tapındığı Allah değilse.

Şu bir gerçek ki Allah'a tapınılmadıktan sonra, ota, göğe, insana, nefse, ruha, şeytana, kendine, var ettiğine; kısaca kime taparsan tap!

Hepsi senin bunalımın olacak

26 Şubat 2009 Perşembe

Benden Bana-7

Parmak izlerinin benzersiz oluşu gibi, her insanın hemcinsinden ayrı, farklı bir yaşamı vardır.

Kişinin, hayatını dengeli ve uyumlu yaşayabilmesinin kestirme yolu farklılıkları farkedip, nazarına baskasını uydurmak yerine, nazarınca görenlerle iklim paylaşmaktır.

Emelince olmayana zorlayan, dayatan, hesap soran, söven, kızan, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosu figüranlarıdır.

O sahnede başrol oynayanları, başka bir yerde cife taşıyıcıları olarak görürüz.

İnsanın bir yasadığı, bir de yaşamak isteyip de yaşayamadığı yaşam vardır.

Genelde insan, yaşayamadığı hayatların öcünü, yaşayamadığını yaşayanlardan çıkarma eğilimindedir.

Kudurgan bir tepki ile ilk firsatını bulduğunda, yaşayamadığını yaşayanlara kimi zaman ahlak, kimi zaman din, kimi zaman örf v.s ile öyle saldırır ki, gören, tanrının gazabı bu kişinin ellerinde bir yıldırım olmuş sanır!

Halbuki kişinin kendi yasadığı boyutta o, ne o tepkinin adamıdır, ne de o tepki onun harcıdır aslında.

İnsanın kendi varlığına, gücüne, sınırlarına, haline razı olamamasının sonucu yaşadığı ve yaşattığı saçma işkence hali, en çok da onun kendi yaşamını paramparça eder.

Kendine, varlığına saygısını kaybetmiş veya kendine saygısı oluşmamış insanların başkalarının yaşamlarını etkileme gayretlerinin ceremesini de civarları çekecektir doğal olarak.

Bir kısım insan hareketli, aksiyonel, hızlı ve ateşli bir hayat yasar.

Hayatında da kendisine yakın gördüğü veya özümlemede yabancılık çekmediği oluşumların içinde olmayı en temel hak olarak isteyebilir.

Başka bir kısım insan ise, sakin, metafizik, ılıman duygularla örülü, ağırkanlı tabir edilebilecek bir hassasiyette varlığını ifade etmek ve hayatını da kendi gibi hisseden, düşünen ve yaşayan insanlarla paylaşmak ister.

Daha farklı bir grup insan da hayatı mevsim mevsim yaşar.

Yerine ve zamanına göre farklı hisleri, tarzları, fiilleri benimser; bazen sert sulu, bazen sıcakkanlı, bazen asabi, bazen mülayim ve kısaca insan için ne varsa duygu namına, sonuna kadar yudum yudum içme taraftarıdır.

O halde, farklılıklara tahammül etmemek, düşünmeli, nedendir?

Hazmetmek, önce kendini ve sonra haricindeki dünyayı.Kabullenmek; kendi varlığını benimsediğince, gayrını da

Anlamanın başı burası.

Farklılardan bir farkımız olsun, kendi farklılığımız.


Fark ettiğimizce, fark edilmekten de ürkmemek lazım.

Barışmak bu...

Yaşamak nefes nefes her anı, işte bu.Ötesi hafakan edebiyatı...

Benden Bana-6

Binlerce yıldır bazılarının bazılarını baskı altına alma çabası hiç eksilmemiştir.
Birileri birilerine 'sen beceremiyorsun yaşamayı, al sana yaşam!' demiş ve hep o yaşamın ona iyi geldiği iddia edilmiştir.
Hayvan topluluklarındaki sürü mantığı...
Biri veya bir kaçı güder, gerisi güdücülerin keyfine sermaye...
İşin özünde aslında biraz da din kökenli emir ve tavsiyelerin işi yönlendirmesi yadsınmaz bir gerçekliktir.
Hani Tevrat'ta yazar ya: ' Onları köle yap! öldür! Yoluna engel ne varsa yok et!' tarzı şeyler...
Benzeri incil'de de vardır: Vahiy kitabında, mektuplarda buna benzer yaklaşımlar görüsünüz. Haçlı seferlerinin dayanak noktaları...
İslam'da ise nasıldır mevzu, onu size bırakıyorum.
O, bambaşka, etüdleri öyle bir iki kelimeye asla sığmaz...
Kur'an'da insan eli değmiş bir tahrife inanmak mümkün değil; ama sonrasındaki yorumlarla tahrifin alası esirgenmemiş.
Bu da doğal bir şey, sonuçta muhatap insan...
Musa'nın ümmeti nasıl insan ise, isa'nın ki; böylece hep...

İnsana bulaşan ne iflah olmuş ki...

Öte yanda komünizma, faşizma v.s onlar da aslında hep böyledir...

Topluluk yaşamı öngören her oluşum, bazı kuralları 'bu senin lehinedir' yargısı ile topluluğun üyelerine dayatmıştır.
Problem şu:
Karşıt veya benzer her oluşum yekdiğerinin yaşamını tanzim ile kendini yükümlü saymışken, kendisine reva görünen beğenmediği uygulamayı asla kendi baskınlığı cihetinden algılamamıştır.
Yani:
Başı kapalının 'başını aç' diye diretene uygun görülen 'zorba' yakıştırması' başı açık olana 'kapat' diyene kendi tarafından asla yakıştırılmamıştır.
Tabi -mevzu İslam olunca- yakıştırılmıyor.
Herkes 'bunu ben demiyorum! Allah diyor' ile meseleden sıyrılıyor; ama hakikat öyle mi acaba? Yani gerçekten de Allah istedi diye mi?
Bunu konuşacağız sonra.
Filanca, zevki uğruna, falanca dini için derken gerilim ve mutsuz yaşamlar...
Fırsat eline geçen yapıyor yapacağını...
Ortada zemin ve zaman diye bir şey var mı peki!?
Aklıma hep gelir:
Hazreti Ömer radıyallahu anh, kıtlık günlerinde el kesme cezasını neden uygulamadı? diye...
Gerekçeler aslında çok basit ve net:
Kıtlık var, aç kalmış, çalıyor ve bir Kur'an emri uygulanmıyor!
Ama Kur'an, adam mecburiyetten çalıyorsa, elini kesemezsin demiyor! Hırsız şu şu durumlarda affedilir de demiyor!
Peygamber aleyhisselam:
'Kızım Fatıma da olsa keserim' diyor...
Bu yorum nasıl uygunlaştırıldı o halde?
Çok basit!
Zaruret kavramı ile ilişiklendirildi.
Herkesin de aklı yattı.
Yaşadığımız topraklarda aklına mukayyed olanlar ya akıllarını fezada gezmelere çıkarmışlar; ya da akıllarını sipariş ile törpülemiş, kılıflamış, mahpese almışlar olunca, ne menem bir halt bu zeka diyesim geliyor, durup dururken...
Kes kafayı, işine bak...
Kes sesini, süpür kırıntılarını fikrin...
Bunlar nereden çıktı şimdi?
Çevreme, yaşananlara, yaşadığım yaşama bakıyorum da; 1400 yıl önceki zemini bile kaybetmişiz demek zorunda kalıyorum.
Kaba, posa bir şey olmuş din diye sunumlanan...
Gelişme bir tarafa, kütükleştirmişler...
Şimdilerde ne yaşam levazımlarında arzu edilen bir iyileştirme var ve ne de kurallarda o zaman kurgulanan esneklikler...

İnsanlar akın akın İslam'a girmiyor!

Girenler İslam ilgisinden uzaklaşıyor ve bunun da adı, 'Din böyledir zaten' oluyor!
'İnsanlar akledemiyor canım, kafaları çalışmıyor, kurtuluşun nerede olduğunu bilemiyorlar' oluyor ya da...
Acaba diyorum bugünki yaşam levazımları o zamanda olsaydı, nasıl bir islam yaşanırdı? Bugünün bilen zümresi o gün neye müstehak görülürdü ya da...
Sokağımız, vitrinimiz, yeme içme alışkanlıklarımız, flörtlerimiz, cinselliğimiz, medyamız, internetimiz, hastanemiz, uzayımız, tezgahımız, teknoloji ve hayat standartlarımızla bir metropolde neşve bulsaydı islam...

bir islam ile yüzgöz olurduk?'

Zamanın değişmesiyle dinin hükümleri değişmez' denilir ya, zamanın içinde küçük bir devrede bir kıtlıkta bile dinin hükmü yine dinden aldığı güç ile değiştirilirken söylenmez mi bu söz bir de...

Dinin hükmünü değiştiren kim?
Öyle bir şey yok ki aslında.
Olay hükmün yorumunda kafayı 1400 yıl önceye gömmek meselesi mesele...
Halbuki din 'kemale erdiğinden' 30 sene bile geçmeden değiştiren değiştirmişti gereklilikten!
'Teravih kılmada gevşediler' diye 20 rekat toplu kılınması uygulamasıyla veya Kur'an'da varken müellefetulkulub'u yok sayan Ömer'de düğümlendi bütün mesele sanki...
Kadın erkek yanyana dolmuşta, okulda, çarşıda, nette, işte tıklım tıklım yaşayacak ve yasak zemini aynı kalacak?

Buyrun İran İslam Cumhuriyeti!

En becerebilse o becerirdi -ki zahirde bütün güç kuvvet ellerinde.-

Becerebiliyorlar mı?

Sokakta yarım örtünen, evinde parti verdiğinde bunun mu adı samimi dürüst insanların beldesi İslam cumhuriyeti!

Ya da Arabistan Krallığı!

Kabe'nin hemen yanındaki otelde çarşafının altından bütün hatları ortada cilveli kızlara dondurma ikram eden yakışıklı gençler, acaba cep telefon numaralarını aldıkları kızlarla ne planlamış olabilirler!?

Bir sapma var; ama bu sapmayı sapanda aramayın...

Sapmayı kesmeyen, sapmaya çare olamayan neyse onda arayın!

Sakın bunu da dinde bilmeyin.
O yorumculara nazar edin...

Meclisteki kayıt sistemi gibi olsaymış acaba Peygamber'den sadır olan sözlerin zabt durumu, zayıf uydurma sahih hadis ile ömrü geçer miydi o insanların?
Bunun yerine danışan, ortamının gerektirdiği kültürü yaşayan Peygamber'in peygamberlik tavrının idrakına kafa yormak olsaydı bilenlerin işleri ve bu genel geçer olsaydı, acaba şu sakatlıklar yaşanır mıydı?
Çözüm bulamayınca alıyor eline kara kaplı kitabı; 'bu budur!' diyor hoca...
O o değil halbuki! İnsanlar sindiremiyor ve yaşayamıyor! Diyen de öylece üstelik...
Misal: Kendi evinde gelinleri damatları yer içer, eğlence, latife keyf tamam; ama biri bunun hükmünü sorsa:
'Hayır! Asla olmaz...
Fitne olur' der...
Ticarette büyüyecek olanlara mani olacak fetvalar verir; ama kendi iyali ticarette büyüdükçe büyür...
Söze gelince 'para pul mevki mühim değil!' der.
Peki, kabul ettik, ama sağı solu fındık kıran zengin veya makam sahibi ile doludur.
Onlara şirin ve müsamahalıdır.
Doktor, öğretmen olmasını istemez kızlarının, eşini kadın doktora götürmeye araştırma yapar. Hatta birlikte giderler, o kadın doktorun esprilerine karşılık verir iştahla...

Ciplerde, yazlıklarda sefa yapar, bir eli yağda bir eli balda, insanlara sabır tevazu v.s öğütleri aktarır.

Onların şuurlarını evirip çevirmek güzel; ama işte uymuyor elbise bedene...
O insanlar ve de sen biraz dışına çıksan baksan komedi hakikaten...

Sanki yok saymalar...

Var olandan kopuk koskoca bir sanal dünya...

Hem de yaşamın göbeğinde!Bunlar cemiyette çok yaşanıyor, ben en zayıf halkadan bahsettim.

Sui misal emsal olmaz; ama işte böyle...

Yaşam bulamıyor anlatılan...

Benim sıkıntım, neden sorusu ile ilgili...

Bunun için vaktim elverdiğince yazacağım. Kafam dolu, gözlem ve değerlendirmelerim var ve anlatmam lazım kendimi kendime...

İnsanlar mutsuz! En imanlı sandıklarınız bile mutsuz!

Yaşam bulamayan bir din insanı hasta eder, çünkü insanın kökü psikolojidir ve psikoloji bütün vucudu yönetir.

Bakın ne söyleyeyim:
Üç vakte kalmaz bilim sese ulaşacak!
Malum hiçbir ses yok olmuyor...
Fezada gezişip duruyor sesler.
Ayıklanıp bulunup bilinip tespit edildiğinde cümleler 'Bu şeytan icadı! Vurun kellelerini densizlerin' diyeceklere sermaye mermaye de kalmayacak...

'Yahu arkadaş amma da yazıyorsun be!
Sapla saman bu kadar da birbirine karıştırılmaz ki! Sus bir!?'

Saman dayata dayata önümüze hayvan ettiniz bizi!
Asıl sen kes sesini.
Konuşmak istiyorum.
Susmazsam ne olacak hem!?'

Geçmiş senin gibilerin kellesi ayrı vucudu ayrı gömüldüğü mekanlarla dolu!
Yum gözünü, kapat beynini, tıka kulağını, çek elini klavyeden, derin derin 'huuu' de...
Haddini bil, kırarım bir yerlerini....'

Valla doğru!
Aynen de öyle oluyor aslında ve kırmazlarsa da seni öyle bir mimliyorlar ki sana selam bile vermek haram oluyor!
Adını çıkarıyorlar sekize, sıkıyorsa indirsin alem yediye!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Benden Bana-5

Dinler, kurallarına müntesiblerinin uymasını ve müntesibi olmayanların da kaidelerine göre yaşamasını talep etmektedir tarzı bir tarif yapılsa ve bu tarif doğrultusunda biri çıksa ve absürt bir lisan ile:
'Dinlerde jakoben bir eğilim vardır' dese ona ne denilmeli?
Jakoben tavır beşeri nizamlar söz konusu olunca savunulması kaka, din mevzu olunca bir tarz gereklilik mi demeliyiz?
Din boyutunun daha içerisinden bir yerlerden bakılsa ve bu sefer de denilse ki:
Mezhebim, Meşrebim, Cemaatim...
Gelmezsen yanılgıdasın!
Hatalısın!
Yanlışsın!...
İfade bu şekilde olmasa da, gelmeyene veya gelmişin emele aykırı vaziyetinde ona vebalı muamelesi yapılsa faraza!..
Filan filan işi işleyenler dile dolansa, kınansa, engellense, yapma hürriyetinden mahrum bırakılsa, uygulayıcı, hükmedici, doz ayarlayıcı, kamçı tutucu insan olunca Allah adına insanın neyi ne ile ölçtüğünün ölçütü nasıl ayar tutacak?

Kim? Ne adına, kimi?
Hakkı tutturmak, ne ile?
Boş laf!

Yok bu işin ayar ölçütü yaşam içinde.

Belki saf bir güven ve teslim sadece. Burada da bu güven ile özgüvenin cellatlığı söz konusu olur mu olmaz mı kumarı var harbisinden ayrıca.

Aynı dinin içinde: Öldürmesi onu, ona emredilmişken 'yüzüme tükürdü!' diye müşrik savaşçıyı öldürmeyen ne menem bir mantıkla tebessümle anılır?
Davası görülmüş ve hükmü kesinleşmiş kadın taşlanırken canının yangısıyla kaçarken, işi bitirme adına peşini bırakmayıp onu öldürenlere, 'keşke bıraksaydınız ya' demek ne oluyor, özde neyi talim ediyor?
Hırsıza uygulanan şer'î emri kuraklık ve kıtlıkta uygulamayan, rafa kaldıran 'Allah'ın hükmüyle hükmetmeme ile' ne yapmış oluyor, bize ne anlatıyor?
Ötesi 'ceza' aslında dinde neyi ifade ediyor?
Neden o zahide kadın 'bir kediye merhametsizlik etti' diye cehennemi boyluyor?
Neden o adam 'susamış köpeğe su verdi' diye cenneti hak ediyor?
İnsana merhamet kediye köpeğe merhametten kıymetsiz mi de insanlar hem yaşamlarında hem yaşam sonralarında lekelenip, kıtır kıtır doğranıyor!?
Merhamet ise kavramımız 'yüzüne tüküren'in bir an önce katledilmesi de merhamet değil miydi hani, ictimaiyat gereği...
Öyle ya, tükürdüğüne niye tükürdü ki o!?
Ne kadar sefil bir idrakımız var.
Daha daha ötesinde yaşama hakkının falanca filancada yok sayılması ve bazen de zıddına bunca korunması kimin kafasını karıştırdı, kimin adaletini pekiştirdi?
Neler oluyor?
Laf üretme mekanizmaları -makinalı tüfek gibi işlemeye başlasa da, namlu şişmiş, boşa kelime tüketimi çabası bu!
Ölüm ve yaşamı iki dudak arasına yetkileyen bir din anlayışı ve o anlayışın onursal kadıları! O'nun adına sürekli bir yargıçlık ve ferman vermek...
Turan Dursun'a bakarsan 'Din bu', bizim gördüğümüz ise bu değil.
Bu, kulluktan bıkmışların topaç oyunu aslında...
Kedi köpeğin yaşama hakkını müdafaa eden ve merhameti öngören bir din ve o dinin mensublarının -Allah adına- insanların kafasını keserek, ya da insanları cemiyetten keserek canını, yaşama hakkını almaya o din var olduğundan bu yana devam edilmesi...
O dinin kıymetli mensupları da yine O'nun adına zaman zaman katledilmiş üstelik!
Hüseyinleri, Hallacları, İmam Azamları, İbn Teymiyeleri, türlü türlü meşrebler adına hep bir kılıf ile Allah adına katletmişler veya susturmuşlar!
Zıtlaştıkları yerde ise en sofular birbirlerinin kanını dökmekten çekinmemişler, Allah adına! Hepsi kendini dine dayandırıp, haklılığını ifade etmiş üstelik. 'Haksızlık yaptım' diyen yok...
Uygulamalar ve uygulayıcılar!
Bugün güç elinde olmadığı için niceler de sinesinde gizlediği bir kin ile o öldürme gününü beklemiyor mu?
'Elimde olsa onu bin parçaya bölerdim' duygusu nereden besleniyor acaba?
Sen sapıksın! Sen cahilsin! Sen ölmelisin! Sen büyüksün! Sen şusun, sen busuncular! Hükmedenler, hükmü uygulayanlar!

Dinin kendisi en büyük imtihan...

La ilahe illallah Allah'tan başka yargıç yoktur!
Ama Allah adına yargılamak mı?
O herkesin bir şekilde birileri için dozajı ve kapsama alanı farklı sorgusuz doğal hakkı!

Jakobenlik mi?

Beşerî nizamsan sen, 'tu kaka!'
Dinse olay, farz be farz!Hiç Müslümandan jakoben olur mu?
Bal gibi olur!Dünyanın en jakobenleri top bin'i at gözlüğü ile de ilesiz de bize aittir!

Ne biçim yazıyorsun sen!?
Seni gidi kafir seni!
Tiz boynu vurula!...

24 Şubat 2009 Salı

Benden Bana-4

Devam ediyorum. Bu yazı biraz karışık, kusuruma bakmayınız, belki sonra toparlamaya daha doğrusu konuyu açmaya çalışacağım.
Öncelikle Türk'ün, dilini küçümsemesini kınıyorum.
Farsça ve Arapça'yı Selçuklu ve Osmanlı'nın kültürüne dini bir norm algısıyla yerleştirip, Türkçe'ye bozkır barbar dili muamelesi yapanların vahim hatasının ceremesini çekmekten de azap duyuyorum.
Dile kelime girişi çıkışı son derece doğaldır; ama bu doğallık bizde ibadet aşkıyla olmuş. Arapça kelime kullanınca ne hikmetse kişi kendini daha çok müslüman hissediyor olmuş. Halbuki Ebu Cehil'den daha güzel Arapça konuşabileceğini sanmıyorum en takva Türk'ün!
Bu eziklik ve aşağılanmışlığın bedelini özellikle son yüzyılda çok çektik. Duru, gelişmeye uygun, harika bir dilimiz var ve atıl kalmışlığımız, uygun türetilmiş kelimelerin bile bizde sırıtmasına neden oluyor. Çalab'ı duyunca ya da Tanrı'yı yüz buruşturan Türk evladı, Hüda'yı duasına yerleştirmiş! Hüda Farsça mı, olsun! Daha bir ilahi duruyor maşallah denilmiş.
Konuyu biraz kaydıracağım, pardon!
Yarın İran işgale kalksa kurşun sıkmayacak, hatta kendi safındakini devirecek o kadar çok kişi var ki...
Arap ve Farisi'nin örfünü dinleştirip İslam'ın evrenselliğini iddia ediyoruz.
Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem evet Arap'tı; ama o, 'üstünlük takvadadır' dedi ve takva için de adres gösterdi.
Peygamber aleyhisselam'ı sevmek, kuru bir kalıp ile onun gibi giyinmek, onun gibi yemek içmek ile ifade edilip, özde iman sakala, cübbeye sarığa indirgendiğinde Yaşar Nuri bunu diline dolayınca 'yuh!' diyenlere acı acı tebessüm ederim; başka değil...
'Takva buradadır' diye kalbini işaret eden, sanırım giydiği entarinin cebini kastetmemişti.
Ya da 'oldu efendim, bütün dünya çöl iklimli Arabistan yemek, giyim ve cemiyet kültürünü benimsesin. bunun adı İslam inancı olsun...' Bu mu iş?
Kızılderili sarık takınca ciddi müslüman mı olmuş olacak?
Kepi mezuniyetinde havaya fırlatanın adam olmuşluğu gibi!
Yok yok şöyle olsun: İnsanların imanından önce kılığına bakılsın. İman ölçerimiz de kılığımız olsun!
Gömlek cebinde misvak taşıyan kızılderili en dindar müslüman olsun!
Söze 'binaenaleyh' ile başlayan en sıkı mütedeyyin, 'başarılar' yerine 'muvaffakiyetler' dileyen en sadık mümin olsun.
Yine de hamd olsun ya Rasulu Muhterem aleyhisselam, Antartika'dan va'z etseydi dinini! Yağlanmayanı gavur ilan ederdik herhalde!
Ya da kızılderili bir kabile'den cihana yayılsaydı İslam, tamtam çalmak, duman tüttürmek, gece ateş etrafında dans etmek ile bilinecektik belki de İslamlık sıfatımızla!?
Ben kızılderili lisanını dilime hakim kılınca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmış müslüman mı olacaktım?
Aleyhisselam'ın yaşamını örnek almak...
Bu nasıl oluyor?
Aleyhisselam yalan söylemezdi mesela. Bu yaşamından örnek alacağımız bir husus olarak algılıyorum. Kırmazdı, zarifti, merhametliydi, dinini yaşamada cesurdu, abitti, zakirdi, affedici, örtücü, şefkatli, tevazu sahibi v.s...
Bunlar işte dinin ortak paydaları...
Yeme içmede ölçüler de mesela hep asılda nezafet ve nezaket odaklıdır. Az yemek, ölçülü yemek, yemek öncesi, sonrası temizlik v.s.. Bunlar sünnet olan...
Yani maksatlar irdelenmeli...
Din terminolojisinde mekasıda/gerekçe, amaçlara hakim olmak bir çok mevzuyu çözmeye bir vesiledir.
Diş bakımı sünnettir. Oburluk yapmamak sünnettir. Temiz ve bol giyinmek sünnettir gibi...
Faraza Amerika'dan Kızılderili, sahabe olmuş ve dini yaymaya da Amerika'ya gitmiş olsaydı aleyhisselam devrinde, yanında misvak ağacı mı götürmeliydi ağız temizliği adına gibi...
Örneklemeler çoğaltılır, amaç bu açılı...
Aslında işin içinde enteresan işler var:
İmam Azam rahimehullah'ın mezhebi ve Maturidi itikadı zaman içinde nasıl Eşarileşmiş ve Şafiileşmiş bilmem hiç araştıranınız oldu mu?
İçerlerde öyle derin meseleler var ki, İslam terminolojilerinin/ıstılahlarının sosyolojik etüdlerini yapmamak/yapamamak gibi bir moda gelişmiş kendi kendine.
Halbuki din en büyük sosyal gerçeklerdendir ve dinin sosyolojik degerlendirmeleri oldukça ihmal edilmiştir.
Başa dönelim:
Türkçe kısır bir dil değildir. Gelişmeye en uygun dillerdendir. Eklenti olgusu dilimizde başka hiçbir dilde olmadığı kadar kuvvetlidir.
'...yalılaştırabildiklerimizden misiniz' gibi bir eklenti kuvveti başka hiçbir dilde bulunmazken, dilimizi kısır bir muamma haline getirmede özel bir kültür asimilasyonuna muhatap olmuş olmamız kendi elimizle üstelik apayrı bir inceleme alanı...
Kalplere işaret eden dini ortaya koyandır. Hakkında ismen Ayet ve Hadis olmayan hiçbir bilinen insan ne Cennetten uzak ne de Cehenneme Cennetten daha yakındır.
Hesapları Allah Teala kesecektir. bu konuda sözü şimdilik uzatmayı düşünmüyorum.
Dili serbest bırakmak gerektiğine inanıyorum. Dil kendi yolunu bir biçimde bulacaktır. Müdahaleler aslında dili yozlaştırmıyor, dil kullanıcısını perişan ediyor, mantalitesini sakatlıyor, kimyasını bozuyor düşünselliğinin.
İslamdaki sîret ve sûret dengesini kurmak, ne ne amaçla neden nasıl sorularında doğru soruyu doğru cevap için kullanmak zor bir hadise.
Yığın yığın ölüyoruz artık. Son yüzyılda şu ana kadar yaşayan insanların toplamı kadar insanı toprağın altına yolculadık. Bir mana arayışı belki gereksizdir; ama ben kendi kendime konuşuyorum ya, bir problem yok...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Benden Bana-3

Bir yerlerden başlayalım:
La ilahe illallah'ın derinliği, yargıçlığı Allah'a tahsis etmektedir.
Cümlenin anlamı şu:
Allah'tan başka yargıç yoktur!
Faraza biri yargısı ile, kendini ya da gayrını mahkum veya masum ilan ederse, La ilahe illallah davasında kendini zora sokmuş oluyor.
Buna karine oluşturalım:
Bir beşer hüküm yetkisi onda olmadığı halde, hakim sıfatını iddia ile, bir meselede mesele muhataplarını yargılayayarak suç ve suçlu tahsisine girip, hatta ceza infazına koyulduğunda tahterevallinin bir ucuna da aslında zatını oturtmuş oluyor.
Kaide şu:
Kişi bütün kanunları ezbere bilse, -hüküm hakkı ona verilmedikçe- hiçbir hüküm veremez.
Şerhli beyanı:
Yargıçlığı Allah'a ve Allah'ın yetki verdiğine değil, kendine munhasır kılan La ilahe illallah'ta sorunlu bir konum tercihlemiştir.
Bu en çok, en dindar olanlarda gözlemleniyorsa üstelik ve en din ile ortada olanlar, Allah'ın adıyla onu bunu, arada sırada da kendini yargılıyor ve tanrı heveslerini bununla gideriyorlarsa ve bunların cehennemi de varsa üstelik ve kendi cehennemlerine dilediklerini koyuyorlarsa, O'nun cennetinden mahrum etme pahasına...
İş büyüktür tek kişilik hesapta...
Biz yargıç değiliz...
İşin hesap kitabı bizi ilgilendirmez.
Hükümlere Allah'a havale; ama şu kadarını söylemem kendi adıma gerekiyor:
Emelince/idrakınca olmayana zorlayan, dayatan, söven, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosunun figuran putcuklarıdır. O sahnede oynayanlar, ötelerdeki hallerini düşünmeliler.
O düşünce, yargıçlık hevesini silip süpürecektir diye umuyorum.
Allah'tan başka yargıç yoktur!
Buysa inanç temeli, cümlenin diğer ifade şekli de şu:
Allah'tan gayrı her yargılayan gavurdur!
Bu dinin gavuru olmak mı?
Allah korusun, gavurdan da gavurcadır...
Şimdi kim kendini nereye koyarsa artık...
Gerisi bizim işimiz değil.

22 Şubat 2009 Pazar

Benden Bana-2

Bir inanç sorunu var mı sizde?
İnandığınız, inanmak istediğiniz ve inanmanız gereken aynı değil ve yaşadığınız, yaşamak istedikleriniz de farklı farklı mı?
Yaşam içindeki bunalımların kökü bu çelişkinin arada sırada gün ışığı görmesi nedenli.
Zayıf ve biçimsiz olsa da, paketinin gösterişliliğinden göz dolduran şuur, daima beğeni ve varlık telaşındadır.
Biçimsizdir; çünkü var olduğundan bu yana kaymaktadır boşluklara.
Zayıftır; çünkü güçlü olabilmeyi asla beceremez.
Şuuru anlatmayı başka yazılara bırakalım dakestirmeden gidelim:
Neden siz, sizde gördükleri kişi değilsiniz?
'Başkalarının yaşamına oynamanın ezikliği kişiliksizleştirdi de ondan' diyemeyecek kadar da burnu büyüksünüz değil mi?
Sizin inandığınız Rabb, sizi anlayabilir ve kul kabul edebilir; ama sizden bir gram eksik iki gram fazlaları kul kabul etmesi fikri canınızı sıkar değil mi?
Siz 'çaktırmadığım halt benimdir, çaktığım haltın da tuu suratına'cılardan asla olamazsınız üstelik...
Kuru sırık gibi dümdüz
çelik gibi sağlam
bıçak gibi keskin
ayı gibi güçlü imanınız var!
Ama mutsuzsunuz!
Ağzınızın tadı yok!
Ruhunuz daralıyor!
Doğru insan olarak anılmak büzüyor ve
Kabzlardasınız!
Daral daralsınız!
Onun bunun yaşamını didiklemek, dedektiflik de pek işe yaramıyor!
Kısa bencil keyfler ve
sonrası yüzü koyun yıkılımlar...
Ofluyor pufluyor; ama odanıza biri gelince suratınızı değiştiriyorsunuz!
Yaşamaktan bıkmış oluyorsunuz çoğu zaman...
Allah'ım! diye sarıldıkça, daha bir uzaklaşıyor o aradığınız huzur sizden.
Bir türlü o çok istediğiniz rızaya kavuşamıyorsunuz...
Civa gibi akıyor ve bir hale ait olamıyorsunuz!
En olduğunuzu düşündüğünüz yerden en uzaktasınız!
Hatta size göre siz:
Kirlisiniz
Pisliksiniz
Herkes kirli ve pis!
Of Allahım!
Kurtar beni!
Öyle mi?
Bakın ne söyleyeyim:
Siz Allah Teala'ya inanmıyorsunuz!
Önce bu netleşsin ve sonraki yazıda neye inandığınızı ve neden ona Allah dediğinizi anlatsın kalem...
Siz kim?
Siz değilsiniz tabi o, sevgili okuyucu...
Damın üstündeki saksağan!

20 Şubat 2009 Cuma

Benden Bana-1

Defolu; ama marka!
İnsan...
Hani şu Cennetten kovulan kulun çocuklarıyız.
O günden bu yana O, beşer dedi bize: Şaşan!
Bütün hışmımız kendimize oldu, birbirimize...
Lanet gibi!
Yedik bitirtik birbirimizi.
Bir o bir ben...
İki ben sıfır o!
Sevdik, korktuk, baba olduk ve ana; rezil olduk, razı olduk...
Razı olunan olamadık!
Şu kovulanın çocuklarının çoğu akledemedi, ilk akledence boyun eğmeyi...
Akledip boynunu eğenlerin bir kısmı ise tepeye doğru eğdi boynunu.
Tanrı oldu!
Yargıladı. Affetti, cezalandırdı bazen de boş geçti...
Çok azı sustu, burnunu sokmadı başkasının yaşamına, kendi özündeki balçığı gördü...

Ben ona beğendiğim/beğenmediği elbiseyi giydirirken, o bana sevdiği/sevmediğim yemeği yedirdi.

Onun canı elma çekerken, ağzına armut tıkadım.
Öldürdük birbirimizi.
Yok ettik...
Kim daha güçlü vurdu, ondan sinildi.
Kim daha iyi sundu, o alındı.
Kim çığırtkansa, onun çevresi kalabalıklaştı.
Güzel yüzlüler, güzel yürekliler...
Şen şakrak yaşanan yaşamlar,
Sessiz iniltilerde buhranlı ölümler
'Ah anam ahlar' yükselirken göğe, 'oynama şıkıdım'larla tempo tutulan arz bizimdir.
Yığın yığın doğduk, sürü sürü öldük...
Doğarken ağlayan, ölürken sızlanan bizim yaşamlarımızın aslı aralardadır:
Arada arada yaşayan insan!
Marka; ama defolu insan!
Öleceğiz bir gün vemezar taşımız olursa bir yerlerde ona yazılacak sadece bir 'huvelbaki' terennümü...
İki vakte kalmadan da cismimiz ve adımız silinir dünyadan...
Kemik ara bulasın, toz olacağız!
Dedenin babasının adını bilmeyen sen, seni torunların hatırlayacak mı sanıyorsun!?
Vur anasını sattığımın kabadayısı!
Al koçum!
Verme kızım!
Oku hoca!
Geçir!
Kır!
Üfür babalık!
Kinlen!
Aban!
Köpür şerefsiz!
Bir avuç havayız biz be!
Üfledi doğduk...
Öf ile öleceğiz...
Diyeceğim o ki:
Ben bugün gayrı çıplağım!
Ölmeden doğduğum yeni yaşamımda merhaba dünya ve merhaba okuyucu...
Özgür bir ruh konuşacak artık.
Ben bana yazarkenbeyninizi fokurdatacağım...

Hakkımda

Fotoğrafım
sese yüklediğim anlamı kriptoladım. şifre feryadımın henüz yol aldığı ve ulaşmadığı milyarlarca yıldız ve gezegende hesapsız sinyaller var biliyorum ve kimyası kabarık seslerinin bana ulaşmadığı... işte ben ordayım. mekanımın gürültülü tınılarının bağrında tek başıma bir melodi özlemindeyim, notaları es es... duyan sessizliğimin çığlığını, kulağına kadife örtsün ve gelsin bana!

Bu Blogda Ara

Blog Listem

İzleyiciler

Benden Bana...