18 Mart 2009 Çarşamba

duygusal yazarken

yazmak, ev içi ve dışı kıyafet tercihi gibidir. duygu ve düşüncelere giydirdiğin kelime beğenincedir. seni yansıtır.yazarken diplomatiksindir dış dünyaya. çaktırmazsın zaaflarını, heveslerini, öyle sanırsın... içerde ise dobrasındır da, doğal olmanın keyfini çıkaramazsın. bilinme isteği gıcık bir dürtü salgılatır hormonlara.
hani ev içi kıyafetiyle insan dışarda rahat edemez, tedirgindir. böylece satıra nazar 'podyumda yürürken ilgiyle gözlenen manken' gibi hissettirir yazarı.
'hey benim o! benim tasarımım, siz bana değil, tasarımıma bakmalısınız! diye çığlıklasa da, ortadadır artık, satır analizcileri, illa şöyle bir süzerler tepeden tırnağa.
okuyan anlasın, keşfetsin diye varını ortaya koyarken cesur olan yazar, okunurken pek bir sıkılgandır aslında.
tenkide burun kıvırmak bundandır...
'ben yazabiliyorum sen de ise tık yok! geçmişin karşıma bin yıl düşünsen anlayamayacağın beni eleştiriyorsun, kimsin sen' sendromuna girer tenkitte yazar.
beğenilmek, 'muhteşem, harika' denilmesini ister; ama denildiğinde ise pek bir anlamı olmaz onun için...
kolayca tüketir övgüyü...
söveni takar yazar, öveni harcar!
uygun kelime, doğru yazım'e madem yazdım, anlasınlar...' dikliği yazarın başının belasıdır.

pijama partisine takım kıyafet daldığının farkında değildir yazar.

hey armut yazar!

herkes anadan uryandır. ne kelimeler örtebilir seni, ne de çul çaput...

aynaya bakman kafi...

kasmak gereksiz olsa da böyledir yazmak ve kasım kasım kasılan, süzüm süzüm süzülür vaziyetleri, kelimeyi zincirinden salanın kaderidir. :)


kelimeler hoyrat kullanıldığında mananın canı yanar.
onu çoğaltmanın anlamı sakatladığı vakidir.
ifade bazen sesini zorlayan tenorun akıbetince; boğucudur.
söz istiflenmeye de gelmez, dağınıklığı tabiatındandır.
bazen iki kelime yeterli olur ve ikincisi israf bile...
dinle sessizliğini ve duy...
madem sen susmadan konuşulanları duyamıyorsun
zorlama kendini
ve sus...
sözün özünle konuşsun
özün sözü sözün özü olsun

Bebek anne

- bana küstün mü?
- evet!
- neden ama?
- işte! küstüm...
- ne yaptım ben sana?
- bana ne! küstüm...
- ama ağlarım...
- ağla.
- bak gerçekten ağlarım?
- ağlarsan ağla!
(yalandan ağlama sesleri)
- anne! beni ağlattı bu...
- oy oy oy kıyamam, kıyamam! gel yavrum, canımsın sen... ah kötü çocuk ah.. yaramaz bu bebeğim! al sana al sana...
bugün yaşanmıştır. babasına küsen bebek, aynı zamanda ona kucak açan annedir..bebeklerdeki saflığı istiyoruz.
bizim için değerli biri giderken içimizden 'hayır! sakın!' diye feryad eden biz, dilimizde 'defol, gözüme gözükme!' ile az mı şeytani kibrimizin paradoksunu yaşamamışızdır?
duygu adamı dediğinin içi dışı sağı solu şeffaf olmalı... olamadı mı o, duygu magandasıdır.

Depresyonsavar

depresyondan korunabilme/kurtulabilmenin reçetesi, kişinin kendisiyle barışıklığıdır.
bıkkınlık, çöküntü, yalnız kalma arzusu, ani duygu değişimleri, -mutluyken aslında mutsuz, mutsuz görünümde aslında mutlu gibi- kırıcı olmak, kırılmayı isteme, istemsiz ağlama, bağırma, titreme v.s gibi tepkilerde en makul metod sakinleştirici eşliğinde, sakin ilgisi samimi dost/arkadaş v.s ile zaman geçirmek; ama bu geçici çözüm... doğrusu insanın hormonlarının dizginini eline almasıdır ki bunun da tek yolu kendisi ile barışması... yani 'ağız tadı'
zamane insanlarının herbiri kronik yoğun bakımlık teknoduygusal varlıklar...eskiler gibi değil karmaşalıkları. karışınca içinden çıkılmaz, çözülmesi çok zor problemlere kendilerini salabiliyorlar....bunun nedeni ise, çok yoğun yaşanması, çoğalmamız alabildiğince...
aslında günümüz insanı da mezradaki ayşe kadın'ın tekdüze yaşam levazımları ile yaşama meziyetine sahip; ama elinde alet edevat fazla ve çeşitli olunca, bu çeşitlilik hormon komuta merkezinin kimyasını bozuyor.
gözü dönüyor, afallıyor, çırpınıyor, karışıyor, karıştırıyor, karıştırılıyor...yaklaştırmak lazım his ve maddeyi birbirine... yaşamı barışık kılmak ve yaşanasını yakıştırmak kendine...
hormonlar toprağın altı ile üstü arasında getir götür hamallarıdır. ağız tadı emekçileri...
toprakta iki ayak üstünde yaşaması ona keyf vereni ayakta tutmaya ve yaşama heyecanını kaybedenleri arıza bombardımanı ile bir an önce devirmeye çalışırlar, işleri bu...
'ağız tadı'nı kaybederse biri, 'bunun işi bitmiş, doğru geldiği yere' emrini alıp, ona bir an önce 'gömülmeye elverişlidir' raporu verdirmek; ağız tadı varsa o birinin, ömrünü lezzetli geçirmesi adına var güçleri ile çalışırlar.
bundandır depresyonda baş mide ağrıları, halsizlik bitkinlik, hevessizlik ve ölme duygusu...
hep bu hormonların mezar kazarken çıkan kürek sesleri...
barışın kendinizle ve yaşayın...
ismailarslan

16 Mart 2009 Pazartesi

Şeytana Nasihat



çok yalnızsın biliyorum
iş yok güç yok
canın sıkılıyor
bu kadar kalabalıklaşmış, silahlanmış ve yaşam kaburgalarını kırmada mahirleşmiş insanın sana fırsat vermemesi üzüyor seni.
atıl hissediyorsun kendini ve boşluğa düştün.
bunalıyorsun
'ama ben! ben yapmalıydım' dediğin nice işleri senden söke söke aldı insan.
yaraladı, tekmeledi varlığını.
e sana denildi ama
uğraşma elin adamıyla
eğ başını al maaşını
etlisine sütlüsüne bulaşma
gördün şimdi hanya konyanı
aşık attığını

ta baştan secde etmeliydin be gözüm
yazık ettin kendine
kibrin bir yel
insan ise kaya...
çarpsan kaç yazar
kayadan toz mu silkeleyebilecektin de...
neyse ama
üzülme o kadar
var yine de bir çare
hadi uzatma
et secdeni
takıl bize
eğlenirsin öğrenirsin
gününü gün edersin
konumun pek hoşuna gitmese de
keyfince yaşar gidersin

15 Mart 2009 Pazar

Mikro Asabiye


içinde olmadığın oyun...
saha dışı seyir...
amigoluk...
taraf adına bertaraf olmak...
harab olmak ya da...
yaşamadığın lezzetleri övmek...
görmediğin meziyetlere açlık hissetmek...
onları ona buna şuna cömertçe yakıştırmak...
başkaları kendinden daha sorunsuz sanmak...
hayatı diplemek
dibinden kum çıkarmak...
kuma tarih düşmek...
tarihinde kaybolmak...
yokluktan hoşnutluk...
ömrü bir hevese hibe etmek...
o hevesin kusmuğuna imrenmek...
ama imrenmekten kıvrıla kıvrıla ölmek...
erememek...
erdirmemek...
ermemek...
erimek erimek...
onları o etti dediğinle donanmamak...
yoksa da onlarda o, var demek...
öyle ya tarafım!
sonra
bunalmak...
bunaldıkça bunalmak
bunaldıkça höykürmek
höykürdükçe
insan olamamak...
şaşma hakkını kaybetmek...
şaşamamaktan şaşmamak...
filan için: 'o şaşamaz' demek...
şaşamaz olmayı yüceltmek...
yücelttiğin olmayı istemek
kendini küçümsemek!
ben olamamak...
ona buna kul olmak...
onun bunun kulunun kulu olmak...
kendi farkındalığından uzaklık...
yaşayamamak dünyanı...
başkalarının dünyasına tuğla taşımak...
harcından çalmak...
kendini tüketmek..
haraç vermek gayrına...
nimetine tükürmek...
sermayene ihanet...
yoku çoğaltmak...
yokluğu dinleştirmek
o dinin tanrısı olmak
taassub evveli
ahiri hüsran
kibir
enaniyet
mikro asabiye!
köküne kibrit suyu!

14 Mart 2009 Cumartesi

Sahte Tanrı Sahnesi Figüranı


İnsan tuhaf bir organizma...
Biri var mesela... İçi kin ve husumet küpü ve dışında oldukça şirin bir profil çiziveriyor. İçini bilmeyenlerce o biri, harika biri.
Hatta o, kendisine yapılan övgülerin şişkinliğinde, onda olmayan meziyetlerin sahibi gibi görüyor kendini ve sıkıntılı vasıflarını bile unutuverip, olmadığı kişi olduğuna inanabiliyor.
Kim kimin içini -belirtiler de yoksa- bilebilir ki aslında!Ama bilinebilir, aşağılarda belirtileri yazacağım:
Böylesinin zararı en kepaze hayat yaşayanın vereceği zarardan büyük olur yeri geldiğinde.
Övülmez, öne alınmaz ve dediğince olmazsa süzme pislik kesilir insanların başına...
Dostlarla iyi ortam paylaşmak ve düşmanları idare edebilmek zanaattir. Zanaat sahibi olmak ise her kişinin harcı değil maalesef.
İnsanın içindeki kibir ve gurur, aşağılık bir eyleme dönüştüğünde bunu insan onuru ile bağdaştırmak mümkün değil...
Yakınca cehennem yakmayı göze alacak kadar kindar ve kubuz birine yanaşmak, ateşe benzinle yaklaşmak gibidir. Aslında ateşin üzerine sıçramasına davetiye demektir.
Uzak durmak en iyisi.
Belirtiler:
Açık arar...Hata arar...Ayıp arar...Gözünü diker, biri abuklasa maksatlı pusuya yatar...Doymaz...İkna olmaz...Yetinmez...
Sonra gün gelirBoş boş yaşadığı bu yaşamdançekip gider...
Geride adı anılınca çektirdiklerinin akla getirdiği buruk bir öfke...
İnsan kendi hayatını yaşamalı, gayrının yaşamına zehir olmak yerine.Kendi gibilerle yaşamalı...Kendi gibi...
Başkaya eziyetten zevk alan, gayrın gözden düşmesi için yatıp kalkıp plan yapan, kumpas kuran tezgahçı kim olabilir acaba?
Sahte tanrı sahnesi figüranı...
Emelince/idrakınca olmayana zorlayan, dayatan, söven, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosunun figuran putcuklarıdır. O sahnede oynayanlar, başka bir sahnede gayta yiyicilerdir.

Ötelenmiş Ötekilerin İtelenmiş Halleri



'Ötekiler'imiz var; bizim de onlarca 'ötekiler' olarak vasıflandığımız...
Algı ve anlayışlarımıza uygun zeminlerdeyiz ki bu karakteristik bir tavır..
Algılara müdahaleler ben merkezli olunca -hep banacılık- anlaşmazlıklar büyüyor. Egoist eğilim, ötekine varlığınca varlık hakkı vermeme ve onu aidiyete alma, sahiplenme ile biliniyor..
Farklı olanı, kabullendiği daireden -uymadığınca- dışa 'itelemek'...
'İteleme' sonucu, itelenen, haliyle 'iteleyenin' yanında olamıyor.
Ötekini itelememek!
Bu bir feraset, arifanelik ve olgunluk işi...İnsanın dibinin değil, tepesinin vasfı...
Birinde bu tahammülü görmediğinizde kendinize eziyet etmenize gerek yok. beri durun ve dayayın bacağınızı bizzat siz iteleyin varlığınızı ondan.
Kendi gibi düşünmeyen ve yaşamayanları, yaşam sahası dışına iteleyenlerin azgınlığı yeryüzünde kan akıtıyor. Tüm kan bundan akıyor diyemem; ama en çok budur neden...
Farklı farklıyız. Müştereklerimiz de var. Müştereklerde genişlikler varken, diğerinin alanına zıplamak hangi kelime ile ifade edilmeli karar veremedim; ama yakışmıyor.
Hırs oluşuyor, haset körükleniyor ve nifak başlıyor...Kim kime dum duma sonra...
İtelendikçe kinlenmek, ötelendikçe nefret duymak, iğrenmek, ötekileştikçe yabancı düşmek hep bundan...

12 Mart 2009 Perşembe

Ölüm Tırıltıları

herşey tastamam aslında

umut var...
direnç, çoşku,
şehvet, lezzet
ve ölüm de...

bitmek
tükenmek
tüketmek
yitirmek

yakaladığında ön ve ardımızdan
yok saymalardayız onu
ve göz kaçırmada
ama
kuma da gömsek,
göğe de fırlatsak

varlığımızı

biliyoruz hep
bir an gelecek
o an
öleceğiz

yer yar şan da
yok olacak o an

bak öldü bu an
ve bir an daha
bunu ben yazdığımda
şu an bir an
her an
an an ölüyoruz
doğamadan

böyle işte bu dünya
ölmemek için insanın
ne büyü üfürüklerini gördü

devran ise döndü
varlık bulanlar hep öldü.

buzlatanlar
ayar geçilenler
meditasyonsan
sasyon
ruh emenler
sidik içenler
hep öldüler

dedenin dedesinin adı bile
kayboldu yazılı taşından
öleceğim ve
öleceksin

anı yaşa ve yaşat
tut
al
ver
ama
zayi etme
hükümsüz zaman

baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş

hoşa gitmeyebilir
burna tutulmaya da
ama

yaşa be kardeşim
yaşa
çok yaşa

o kadar ki

öldüğünde
ölümüne öl
ölümüne yaşa

insan, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık...

11 Mart 2009 Çarşamba

hava civa

Yaşam bulmayan her kaide, ancak kaidesizlik ve karmaşa ile karışık inançsızlıklara gebedir .

İdealize ettiği dünyayı ve hayat anlayışını başkasına dayatmak...
Erdem ve inancın semerine oturup bunu yapmak üstelik, inat ve heves ile..
'Ben böyle olsun istiyorum' Olay bu...

Beğeni ve arzusunun haricinde farklı bir anlayış ve yaşama biçimini bir başkaya reva görmemek...

Gücü gücü yetene, baskıcı, dayatmacı, emr-i vakici uslupların hakim olduğu ilişkilerdeki yapmacıklık, sonuçsuzluk, güvensizlik, amaçsızlık ve doğurduğu anarşi...

Aynı değerlerin tersten söylemi ile, birbirinin hayatını zehir etmeye çalışan insanlar...

Anlattığı, 'benimse' dediği kıymetleri ona ait hayatta görmek mümkün olmayan niceler başkalarının hayatını, kabul ettiğini iddia ettiği değerlerle paramparça etmede yarış halinde bir portredeler...

Yaşamı insanca, ona buna zarar vermeden, kendine uygun, varlığını kabul ettiği insanlarla paylaşmak gerekiyor.

Buna izin verilmiyorsa, böyle bir ortamdaysan, böyle birinin yanındaysan

Sen yürüyen bir cesetsin demektir...

Kop ya da koparıl...
Acı var mı acı!..

****************

Sarıklının baskısı acaba kravatlının baskısından daha mı ehven sayılacak?
Din paravanı altında jakobenliğin kralını uygulamaya çalışacak olanlar, Kemalizm altında jakoben takılanlardan daha mı makul?
Sıkıntı şu:
Kemalist jakobenlikten kurtulunca, İslamcı jakobenlerin sultasına girmeye mecbur bir vaziyet varsa ve bu millete milletin keyfine göre hizmet edecek yoksa; bu durum iki ucu boklu deynek...
İslam ile İslamcıyı birbirine karıştırmıyoruz.
Kemalizm ile kemalisti birbirine karıştırmadığımız gibi...
Ölçüt şu:
Belediye başkanlığı koltuğuna kravatlı da otursa, sarıklı da otursa, orada rüşvet, suistimal, adam kayırma, husumet, haksız kazanç v.s varsa bunların ideolojisi, dünya ahiret görüşü umrumda bile değil...
Adama bakarım, çapsızsa isterse allame olsun tınnnAdama bakarım düzenbazsa isterse ağzından burnundan ideoloji fışkırsın tınn

10 Mart 2009 Salı

Cesur Yürek



Cesaret, korkunun çift yumurta ikizi mi?

Ödü bokuna karışır sen bir şey yapmaya kalksan; o yapmadığın anlarda ödünü bokuna karıştırmaya çalışan...

Sen severken senden giden, geldiğinde sana yeniden, beklediği ilgi neden?

Onu istemekten bîtap haldesindir, beklentin seni dumura uğratmıştır ve gücün de tükenmiştir üstelik; tam o anda bir enerjiyle yanaşıverir: Gel! Bak işte ben!

Boyutlar tutmadığında, boyut atlamasının şokunu kaldıramayacak olana, boyutun boynunu vurması ve çuvalına doldurduğu geçmiş zamanı fırına atması, yakması, kül etmesi ve küllerini doğduğu doğmamış rahme savurması mı?

Yoksa

özü yakan; ama farkettirilmeyen kıytırık bir tebessümle: 'Gel canım! Nerelerdeydin, çok özledim' mi demesi en isabetli olan?

İkisini de yapabiliriz aynı anda gerçi...

O da bilir bunu tabi.

Zaman
ah zaman
af zaman

Tabibsin sîne-i yâreye...

Cesaret, korkunun adranalin salgısıdır.

Sevgide cesur olanın kaybetme korkusu olmaz.

Herkes keyfince takılsın...

9 Mart 2009 Pazartesi


bana yaz!
sadece beni...

okumaktan yazamıyorum ki seni...

sıkıştırdığımda seni öznelere
daraltıyorsun yüklemlerde beni...

önüm ardım sağım
solum içim dışım
hep sen

kaleme yer kaldı da
yazmadım mı ben

çıksam
doldurmada
girsem boğmadasın

nasıl yazayım ben
sadece seni
sana
söyle sen

Ne istediğini Bilmek




Yalın ayak, parmak uçlarında, ürkek yanaştığında farkedilmez misin sanıyorsun? Nabzın tüm çekirdeğini zıplatıyor yerkürenin...


Temel Fadime'nin mezarı başında:

" Fadime seni cok özledum. Pir mucize olsa da yine beraber olsak " diye dua ederken, esen rüzgar mezarın üstündeki otları oynatmaya başlar.

Temel dehşet icinde " Şaka yaptum Fadimecuğum şaka,! sen de hiç şakadan anlamaysun!.

Bazen bir şeyler isteriz, hani tam karşılığı değil de; laf olsun torba dolsun hesabından ve isteğimizin varoluşunu görünce, en çok çekinen, korkan, telaşa kapılan da yine biz oluruz.
Özellikle aşk işleri genelde böyledir.

Korku anı, yaşamdaki en zor anlardandır.

Korkusunu yenen ilerliyor, geleceğine.

O halde istemeden önce, bir lahza düşünelim, neyi istediğimizi aslında ve ne ile karşılaşabileceğimizi analiz edelim de sonra 'düşüncesizlik ettim' demeyelim.

Ben buna var mıyım, hazır mıyım?

Yoksa nedir bu yaptığımın anlamı gerçekte?

***************

Alışkanlık!

İnsan bütün yaşamı boyunca en çok kendine alışıktır ve aşıktır. Kendini hırpaladığı anlarda bile 'kürkçü sevdiği kürkü yerden yere vurur'cudur insan.

Bir ikinci, tekliğine girdiğinde ne olmuş oluyor?

Kendini kendinden kıskanan taraf gözlerini açıyor...

Sevişme ve çatışma aynı anda. Hangisi hangisine baskınsa sanki o an oymuş gibi algılanıyor; ama ikisi de var aynı anda ve tecrübeli zaman sağlama yapıyor sonra sonra...

8 Mart 2009 Pazar

Benden Bana-14

Zorlanacağım bir noktaya geldik.

Bazı cümlelerimin özünde tanrı algımızın sakatlığı vardı. İnanmak istediğimiz bir ilah ve beğenilerimiz yönlendirmeli bir din anlayışı...

Tabi bu keskinlikte olmuyor olduğunda olanlar. Rayına oturuyor, anlamlanıyor ve derin bir akide bile oluşabiliyor.

Buna öyle bir inanıyoruz ki, asla bizim inancımız sarsılmaz geliyor; ama
şimdi sıkı duralım:

Civarında olan bitene ve kendine karşı verilecek hükmü olan herkesi tanrı ilan ediyorum!

'20 yazıdır bizi yerden yere vurdun, tanrı ilan ettin; sustuk yuttuk; ama yeter be kardeşim, biraz soluklan. Nedir senin bu insanlarla alıp veremediğin. Tanrı ilan edince sen de hükmetmiş olmuyor musun sonuçta? Bu ne perhiz ne lahana turşusu!'

Evet, aynen öyle...

Önce kabullenelim vaziyetimizi de vaziyetten vazife çıkarmayı kesebilelim.

Bu serinin adı Benden Bana...Benim tanrılıklarım konuşuluyor burada.Ahkamlarım, yargılarım, yorumlarım, kararlarım...Ve hepsinde yargı var farkındaysanız.

Kendimi istisna etmiyorum!kendime 'yerin burası, haddini bil' diyorum.

Evet işaret etmeden onun bunun şunun hakkında fikir üretiyorum. Lehe aleyhe ha bire harala hurala makina çalışıyor içerde...

Bunca yazıp çizdiğime bakmayın. Ben de aynı belanın dertlisiyim.

Tanrı değilim demiyorum! Tanrılıktan kurtulmadıkça kul olamayız diyorum.

Kul olmamız Allah'ın bizden tek talebi diye inanıyorum.

Kul olmak demek, haltlardan kurtulmak, haltlara tapınmak demek değil diye inanıyorum.

Kul olmak, O'nun kefaletini, zimmetini, aidiyetini kabullenmek demektir.

Gerçeğimi görüyorum, sıyrılmaya, kurtulmaya çalışıyorum.Belki gerçeği ile yüzleşmeyi becerebilmiş birileri çıkar da birbirimize el oluruz, omuz oluruz diye de ilan ediyorum.

Söylenemeyen, dibe gömülen bir gerçeği kanırtarak içerlerden çıkarmaya çalışıyorum.
Tanrı tarafımı kusmak istiyorum böylece de!

Sadece Allah'a inanmakbundan başka kurtuluşa inanmıyorum!

Allah inancının ise şu 'yaşa' diye dayatılan İslamda, isevilikte, yahudilikte olmadığını düşünüyorum.

Buralarda öfke var, hırs, haset, kin, buğz, nefret, intikam, enaniyet, stres, tatminsizlik, kıskaançlık, yargı, infaz v.s v.s...

Bunlardan sıyrılmadan, kurtulmadan bir insanın kendisini bilmesi, bildiğini yaşaması olmaz.
Kendini bilemeyen de rabbini bilemez.

Bunların olduğu yerde tanrılıklar vardır; Allah'ı bunlarla bilmeye çalışmak idrarla abdest almaya benzer.

Demiyorum İslam sakat din! Yok böyle bir şey... Yaşanan sakat!

'Bu budur' diye dayatılan yaşam bulamayacak kadar insana uyumsuz.

Çok tanrılı inanışlar,tanrısız inanışlartanrı üretmelertanrı yermelertanrı yemelertanrıdan laf üretmeler

geçin bunu!

İnsan için kemalat dağının zirvesindeki toprak aşağıdakinin aynı...

Tek farkıaşağıdan yukarı seçilmiyoryukarıdan aşağı...Yukarıda aşağının özlemiaşağıda yukarıya heves.

Yaşam ise verildiği kadar var ve tanrıcılık oynamak çok saçma!

Birilerinin yaşamını didikleyip, hükmederek geçen zaman da, yalnızlığın öfkeli sessizliğinde harcanan da son son bittiğinde, hamuruna seni kavuşturmada en çok en sevenlerin en en dediklerin seferber olacak...

Senin işin bittikten sonraardından sana övgüsana yergi...

Öveni övdürtecek

söveni sövdürtecek malzeme demek

etki demektir!

Etki sende keyfe ya da kedere neden olmuşsa enaniyet demektir.

Enaniyet kibrin rahmidir.

Kalbinde zerre kadar kibir bulunanların canları cehenneme dendi.

Kibrimiz fazlaca ve bu kibir ile bizim yürüyebilme imkanımız yok. Üstelik çok ağırlaştırıyor kulluğu kibir.

İnsan bu sözü anlar...

Bundan malzeme çıkaracak, anlamayacaklar da olacaktır elbette; ama malzeme olmak için yazmıyorum. Malzeme olmaktan çıkmak için yazıyorum.

Böyle durumlarda bir tarafı bir tarafa yedirmek anlamsız...

Barışık olmak, haltının da sevabının da hakkını vermek lazım...

Ne de olsa beşeriz.

Dipsiz bir yaşamı yaşama fukarasıyız.

'Bunca söz ettim, çözümüm ne?' 'Ne yapmam lazım?'

Bilmiyorum desem!?

Ya da

O'nu bilmeden O'na kulluk laflarının, fiillerinin sadece palavra olduğunu biliyorum desem kısaca...

Yaşıyorum
yaşıyorsun
yaşıyorlar

Bana dokunma lütfen, yargılama. Niyetin tanrılıksa yakarım!

Benden bana serisine ara verdim.

Oh beee :))

5 Mart 2009 Perşembe

Benden Bana-13





Korku ve beğenilerimiz kökenli duygularda düğümlenen bir seyir...
Üretiyoruz, seviyoruz. Üretiyoruz ödümüz kopuyor.Üretiyoruz istiyoruzÜretiyoruz yok sayıyoruz…
Hayvanın av olmaması onun refleks ve duyularının keskinliğine bakıyor.
Kokarsa bir şey ona yabancıduyarsafırlamaya hazır...
Kaçması lazım, yoksa yeme ve üremeden mahrum kalacak.Ölecek!
Niye yaşar ki bir hayvan!?Hayvan neye yaşar?
İnsanda da benzer bir gelişmiş türevi mevcut bu halin.
Ama metafizik kullanmayı bilir insan. Karmaşık kurmaşık sıfatlar tanımlamalar yükler.
Korkusuna duyduğu saygı, nefrete dönüşebilir;ümid ettiğine duyduğu özlem ihtiraslı bir tutkuyla ona râm olmaya onu sevk eder.
Duyargalarınca yönlendirmeli var ettiği uyduruk tanrısını işine gelmeyince yok sayabilen bir varlık, bu insan...
Ya da, zamanıysa, ortam da uygunsa ona yüksek itaat ile tapınankorkan ve onu arzulayan da...
Kesmeyen bu!Yetmeyen bu!
Ürettiğine bir yere kadar albeni pompalıyorsun; sonra boşluğa düşen sen ve yetmeyen o oluyor sana...
Allah inancına neden varamıyoruz?Neden inandık derken inanmaktan çok uzağız?
Bundan!
Kendimizden menkul, kendimize has tanrılar kesmiyor, yetmiyor, tatmin etmiyor bizi...
Herkesin yaşama tarzı ve alışkanlıklarınca, idrakı, gücü, meyli ve tavrınca O olmayan 'o'ları var yaşamında...
Abarttıklarımızsindiklerimiz yuhladıklarımıztitrediklerimizsalyalarımızın aktığıtüylerimizin ürperdiğikudurduğumuzsüt dökmüş kedisi olduğumuzkucağında olmak istediğimizyanına bin metre yaklaşmak istemediklerimiz
Çöz kendini!
Göremiyor musun?
Çöz artık; çünkü senŞeytan'ın bile cesaret edemediğini edensin!
Yaşamınla kumar oynadın ve tanrı saydın kendini tanrılar üretip, onlara tapınırken....
Bir kırılmabir buruklukbir kirli pis, iğrençiyi hissettirmeyecek olanla donandın
Manzara buğulu gelebilir; ama hakikat böyledir.
Bizim doğamıza Yaratıcı ayırd etme melekesi yerleştirmiş.Doğru ve yanlışı fark edebiliyoruz.
Doğrumuza yıllarca ve binlerce kişi yanlış denilseyanlışımız için tonlarca laf üretilse, 'doğru' diyedudaklarımız hep büküktür içerde bir yerlerde...
Biz inanmak istiyoruz; ama inanamıyoruz.
Neden?
Şeytan diyorlar engel olana.Şeytan tapınmaya zorlandığı insandan yüce mi peki?Sanırım 'Şeytan'a papuç giydirecek' usuller bizim eserimiz....
Şeytan asla bir tanrı üretemez!
Şeytan Allah’ı inkar edemez!
Din kaynaklı ondan bahsedilirken onu anlatan sembollerin hepsi 'iman' üzerine işlenmiştir.
O, sadece itaat etmedi egosundan.İnkar etmedi, 'yoksun Sen!' demedi.
İnsan ise, Rabb’ına rağmen rab üretti dünyasına...O'na rağmen onları ilah edindi...
Adına bazen korku koydubazen sevgibazen emelve bazen de dürtü.
Tapındı durdu…
Türedi tanrılar çıyanlar gibi sardığında kafatasınıüstelik bu kafa bir yandan ısırılıyor bir yandan okşanıyorsa
Allah bilinir mi?Allah bulunur mu?Allah'a tapınılabilir mi?Allah'a varılır mı?
Allah, yalın bir gerçek;
abartıları abartmakyoku var saymakvarı yok...
O'ndan koparır!
'Uy' denileni söyleyip, 'uyma'yan'Evet bu doğru' yargısını sırtından vuran her insan
öncelikle iman yönünü anlamaya çalışmalı...
Günahını tanrılaştıransevabını ya da...
Şeytan'ın yapamayacağını yapanO'nu yok sayan...
Kızı, oğlanı, işi, aşı, makamı, durumu, yoku, otu, putu önüne koyan, bana Allah'tan bahsederse,
'Şu günah, bu sevap''bunu yap, şunu yapma' derse
Ben bilirim ki bu da tanrı hevesli ve bende tatmin ediyor heveslerini...
Böyle durumlarda iki ihtimal var:
Ya tecavüz kaçınılmazsa zevk alma moduna geçersinya da yüzünü döner, kulaklarını tıkar ve kusarsın duyduklarını....
Bu kadar üretilmiş ve işi bitince tüketilmiş tanrı arasında 'Allah' bulunmaz!
Gör bunu ve öldür tanrıları.
Yoksa öldüğünde sen, tanrılarınla birlikte gömüleceksin toprağa, otlara sermaye bedeninle, fırıldak oyununa malzeme ruhunla...

4 Mart 2009 Çarşamba

Benden Bana-12

Bu resimde görünenden başka bir şey var. O da şu:


Küçük bir gayret ve bakış farklılığı ile görüntülenenin ilk bakışta asla göremediğimiz yeni bir boyutunu keşfediyoruz.

O boyut hep var aslında...

Her boyut ile gören olmadıkça da neye baktığımızı net fark edemiyoruz.

Biz her boyut ile görmeyi beceremeyebiliriz belki; ama örnekte olduğu gibi, göremediğimiz, inkarımıza sebep olmamalı...

Sadece baktığımızca görüyoruz.

Bir de gördüğümüzce bakabilsek...

İnkar hep burdan olmuyor mu?

Görmediğimizi inkar...İdrak edemediğimizi inkar...Bilmediğimizi inkar...

Görüntüye bakanlardan kimi gizli ögeyi hemen görüyor, kimi göremiyor, kimi uğraşıyor görüyor, kimi de asla göremiyor...

Bu görmek veya görmemek, esasta bir kemalat veya noksanlık emaresi değil, tamamen bakma işi...

Göremeyen için bunun anlamı nedir?
Yok bir şey!
Göremeyenin 'yok' demesi nedir?
Saçma!
Çünkü görenler var!

Reddetmesi reddedilir ve ısrar ederse komik komik duruma düşer!

İlk bakışta görülmeyen; ama derûnuna vakıf olununca fark edilen şu ufacık basit şekilden yola çıkarak tefekküre davet ediyorum.

Neyi tastamam görebiliyoruz da

yargılıyoruz!

'Anladım' diyebiliyoruz...

2 Mart 2009 Pazartesi

Benden Bana-11

Doğru açıdan bakan herkese herkes çırılçıplaktır!

Soluklanalım şimdi:

Artık anladık bizler hiçbirimiz diğerimizden gayrı değiliz.
Ve hiçbirimizde yok bir fazlalık, eksiklik.
Ne masumuz ne de suçlu...

Sadece kullandığımız ve kullanıldığımız zeminler var ayrı ayrı.

Somalili çocuk annesinin eteğini şeker için çekiştirdiğinde, Alaska'daki yaşıtı, yağlı bir balık parçası için aynı şeyi yapıyordur; dudaklarını büzerek ve zırıldak bir ağlama tutturmuş halde...
Amerikalı espriye güler, Çinli de hasta olur.
Vietnamlı'nın canı yanar kurşundan ve İngiliz de uyur...
Türk'ün geçim sıkıntısı, Kazak ailenin zenginliğidir!
Yaşarız zaman zaman, döngüden döngüye birbirimizi tekrar eder dururuz.
Biz aynı dna'dan çoğalmış bir cinsiz...
Dillerimiz farklı; ama kelimelerimiz aynıdır.

İnsanca'da buluşuruz.

Bir atlama; yoksa yazı uzar gider:

Hazımsız ve kıskancız hepimiz...
Kişisel dünyamızın sınırlarına koku bırakmak veya yönetimine rızamız olanın sınırlarında zaman geçirmek gibi hayvanlarla ortak yönlerimiz de vardır.
Ne bileyim, soğuk görünümlüdür de, yanına aldığına stendap komedyendir...
Havalıdır da, sokulmuşsa birine onda süt dökmüş kedidir ya da...
Komplekslerimiz vardır...
Eksi'miz bilinsin istemeyiz. Sanki eksiltir bizi o eksi!
Dümen bile çeviririz fark edilmemesi için.

Biliriz kız güzelliği,
Oğlan yakışıklılığı ile sergiler varını...
Koku budur!
Biri ona güzel diye yaklaşınca da sokar!
'Sen beni ben olarak kabul etmedin' Al sana iğne!
Yakışıklı ve atletik olanın zeki davranmaya ihtiyacı yoktur. Damızlık vasfı oldukça iştah kabartır.
Elini sallasa ellisi. Sonra ellisi birden en büyük işkence olur ona...
Onlar yüzünden sevememiştir çünkü!

Şefkatle okşarken şehvetlenebilen bir cinsiz,
şehvette şefkati yaşayabilen ya da...

Yetişemediğimiz yeri çene ve beden dili ile doldururuz.
Altında kaldığımıza yavşarız.
Bükemediğimiz bileği öper, öpemediğimiz dudağa hevesleniriz.
Taksit taksit yaşamayı beceremez, topyekun hibe ederiz varlığımızı peşkeşçilere!

Çocukken bilye
gençken birdir bir
orta yaşta elim sende
yaşlanınca körebe oynarız biz...

Biz insanız.

Yok hiçbirimizin diğerinden farkı...
Belki işte zemin farklı o kadar...

1 Mart 2009 Pazar

Benden Bana-10

Çekiştirmeye gelmeyen şeyler vardır.
Sündürmeye kalktığınızda kopan şeyler...
Sabır güzeldir; ama metrelik sabrı kilometre sündüremezsiniz.
Birlikte olmak güzeldir; ama birliği kaybetmek değildir.
Birlikte olduğunla 'oflamaya püflemeye' başlamışsan eğer, ya çıkacaksın o halden; ya da gömüleceksin yalnızlığına...
Ağız tadını kaybettiğinde hormonların seni geldiğin yere çekiştirmeye başlarlar.
Toprağa...
Yaşama sevinci diyorlar ağız tadına.
Olmayınca o, 'yaşama bu fazla geldi' derler onlar ve bir anda ihtiyarlamaya başlarsın. Ayakta tutmaya değil, göçertmeye başlamışlardır çünkü.
Saçlar dökülür, beyazlar, cilt buruşur filan. Bunlar zahir alametler... İçerde ise feci şeyler olur.
Hep bu hormonlar...
İyi geçinin onlarla.
Süründürürler ve işleri güçleri duygu avcılığıdır. Hangi halini yakaladılarsa onun için çalışırlar.
Ölene kadar yaşamaya mahkum insanlık, özgürlük türküleri ile eğleniyor bu kelepçeli şakşaklıkta...
Evet böyledir yaşam...
Sizin pencereden ne görünüyorsa emin olun yan penceredeki manzara da üç aşağı beş yukarı odur.
Kanmak isteyen kanar. Kanatana kan bulunur.Yaşamak isteyene yaşam... Kıyıları vardır yaşamın, ortaları, derinleri...
Şehvet, şöhret, servet ve hepsinin zirvesi enaniyet/ego...
Hisseli harikalar kumpanyası malzemeleri..
Onlarlı olmaz, onlarsız olmaz...
Silkelendim, kurtuldum dediğin yerde ısırır seni üçkağıdın kralı...
Sevginin hahahalısına inancınıza derhal neşter vurun.
Farkedemiyor musunuz hala! Aptal mısınız siz?
Seni istediği gibi görmeyen, seni civarından uzaklaştırıyorsa,
anla ki, o seni sevmiyor!
O sadece kendinin hayranı...
Kendindeki seni istiyor yaşamına.
Sen de bunu yaparsın zaman zaman.
İnkara luzum yok; bu işin doğasında bu var.
Müşterekler çok zaman yeterlidir.
Sadece yaşamının uçlarını fark etmen gerekiyor.
Uçlara geldikçe ufkun çoğalır, görürsün.
Silkelenip sıyrılman lazım darlıktan; yoksa
ağız tadı arama!
Çünkü ben'ini ucuna varmadan büyütenin ayağına batan diken beynini kaynatır!
Kendiniz gibi olanları aramaya devam edin!
Var onlar bir yerlerde
Onlar da sizi aramadalar...
Ruhlar bazen sürtünür gezişirken birbirine...
İşte o zaman,
sadece farketmek yetmez, hamle de yapmak gerekir.
Ağlarsan bulursun yalnızlığında
Gezersen de bulursun seyranında...
Ama illa ki bulursun...
Sabır sabahına doğum olduğunda samimiyet bebişlerinin ınga'ları kulaklarda senfoni olur...
Sen inancını kaybetme!
Gelecek sana!
Bugün; ya da varsa yaşanacak zamanın, sonra...

Hakkımda

Fotoğrafım
sese yüklediğim anlamı kriptoladım. şifre feryadımın henüz yol aldığı ve ulaşmadığı milyarlarca yıldız ve gezegende hesapsız sinyaller var biliyorum ve kimyası kabarık seslerinin bana ulaşmadığı... işte ben ordayım. mekanımın gürültülü tınılarının bağrında tek başıma bir melodi özlemindeyim, notaları es es... duyan sessizliğimin çığlığını, kulağına kadife örtsün ve gelsin bana!

Bu Blogda Ara

Blog Listem

İzleyiciler

Benden Bana...