7 Temmuz 2009 Salı

Yaşam Kırıntıları Yazıtı

Yaşam Kırıntıları Yazıtı

çok seviyordun onu
o da seni
dünyalar senindi
ve bir şey oldu
o senden gitti

yıkıldın

hayalin dağıldı
mutluluğun
boşluğa saçıldı

hakkel yakin

gördün
onsuzluğu
o artık yoktu
sol yanının
yaşam soluğu

ve sokuldun

gecenin karasına
hülyalara savruldun
bir teselli serabında

özde
bütün mesele
kısaca

kim gitmiş
o zaten hiç gelmemiş

ne bu afra tafra

ardından döktüğün gözyaşına
buruk, yangın sevda şarkına

bir çift söz gerekmiş

gideni kim gönderdi

o mu gitti
iç’in mi
onu iteledi

ağlayışın ona mı
oyuncağını kaybeden
çocukça mı

eğer o öylesine gitmişse
ve seni mutsuzluğa terk etmişse

seni yok sayanı
var sayarak sen
ellerinin arasına alarak başını
kime ihanettesin
bir düşünsen

o senin kaprisinden yana
bir tavırla
uçmuşsa
baharına

e aferin ona

onu sakın ayıplama
kendini de asla suçlama

bu affedilmez bir hata
telafisi olmayan bir kaza
değil

insan böyle
ne etse
kendine
bumerang
misalince

sadece
beni dinle

yapma
bunu bir daha
tekrarlama

burada huzur yok
oyalanma
bu küstahlık
aklına sok

yok ben böyleyim
hem severim
hem döverim
ya da
ağlarım
ama
kovarım da
diyorsan

kelimeleri boşluğa
ve ağzını
gecenin ayazına
dayayıp
şehvetini aşka
ahmakça
yamayıp
sevdanın da
adını batırma

ihtirastan böğürmen
bununla da övünmen
hakikaten
büyük ayıp

şehveti aşk sanma huyu
üç kuruşluk zevki ömür boyu
sürdürme kuruntusu
seni açlığa
ve yalnızlığa
mahkum edecek
ötesi
çakma aşık bozuntusu
bir garabete dönüştürecek

iz’an lazım
biraz da hazım

darılma bana
muhatabı değilsen
sen zaten sözün
hiç üstüne alınma

vicdana
törpücü
biraz da
ruh gücü

lazım olur
kim bilir
belki ihtiyaç sahibi
biri okur

*

O Neden Gitti?

O neden gitti biliyorsun değil mi?
İki kişi olamadınız,
İstedin ki o sen olsun,
Sen ne dersen o olsun.

Var mı öyle üç kuruşa beş köfte dostum?
İnsan keser olmayacak, kendine yontan
Rende olmayacak hep veren,
Bıçkı olacak bir veren bir alan...

Aşkı anlatırken kitaplar
’o sen olacak sen o’ derler
Yalan hikayat ederler.
Çekil bir geriye de bak,
Hep sen ’o sen olsun’ derdindesindir,
Canın ne çekiyorsa o an o.

Sen melankoli istiyorsan,
o melul melul dolana.
Çılgınlıksa arzun kucağına atlaya.
Biraz uzaklaşması gerekiyorsa toz ola.
Çağırdığında yanıbaşında dura.

O an ne hissediyorsan onu vere sana.

Sonra bunun adının aşk olduğunu yutmayınca o,
Biraz canını yakasın, ağzına biber süresin.
E tabi eziyetine katlana ses çıkarmaya...

Buldun köle, tepe tepe kullan
Gidince, tepe taklak yuvarlan

Sahibi olmak istediğinin sevgilisi olamazsın.
Sevgiline o olma hakkı vermedikçe
Sen onda olamazsın
Yaşam işlerinde bu böyle
İşine gelirse...

Ve bazen de
Sen onda sende onun olduğu kadar olamamışsındır
Bu senin eksikliğinden değildir,
Onun tavrının, algı ve yaşama anlayışının
ondaki gereğidir.
Takma kafana, illa biri vardır bir yerlerde
Sana göre.
Biri gitmişse
Gidenin peşinde
Ölesiye yorulmak
Yeniye umudun celladıdır.

Yaşam Kırıntıları Yazıtı Mailis Nalars

31 Mayıs 2009 Pazar

benimle bir şey, bensiz bir hiçsin

Hiç mi kıymetim yok, sizli olmayan yaşamımda takdir edemediğiniz? Hiç mi değeriniz yok, varlığınızla bende değilken siz

*

Ona böyle, buna şöyle ile geçen zamanın içindeki sadece bize ait olan saklı mutluluklar neden göze batıyor? Benimle mutlu ol, bensiz rezil...

Birine vermek istemediği bir şeyi 'ver' diye dayatmak veya ondan onu bir punduna getirip almak, niye aldıktan sonra kıymetsizleştiriyor alınanı? Neden karşındakini basit hissettirmek? Bu yüce mi yapıyor? Madalya mı takıyorlar popoya?

Verdiği kadarını almak mı? O da ne? Kitabımızda yazmaz bu.

E şey! Saygı filan kem küm'den dolayı razı olsak? 'Hadi oradan' deler ve eklerler kelimesiz: 'Benim kendime saygımın kanalizasyonunun önünü tut sen.'

İsmail'i seviyorum, onun incinmesini istemiyorum.
Ahmed'in hatırı çoktur yanımda, asla üzmemeliyim onu.
Mehmet mi? Of ya, onu kıramam ki.

Bunlar mı insanı kendi olmaktan uzaklaştıran? Ya da bu bir göz boyama mı? Kimliksizliği örtme telaşı....

İsmail beni seviyorsa, neden ondan alakasız bana özel bir şey yapmamdan inciniyormuş da? Ben İsmail'in kağnısının öküzü müyüm?

Ahmed'in hatırı varsa bende, benim onun yanında hiç mi hatırım yok? Yoksa hatır, Ahmet için, beni görmek istediği hale mi ait?

Neden kimliğimle kabul görmem için, birilerinin kimliğinin postalını silmek zorundayım?

Tamam tatmin edelim ilişikli hayatlarımızı keyflerince; ama kendi yaşamımızı da birilerine kösmeden, birilerinde kösülmeden yaşamayalım mı? Zaten herkes bunu yapıyor da az çok, itirafı üfürük geliyor.

Bıkmışsan bu durumdan ve başkalara yaşamaktan çekilmek istiyorsan, bil ki o başkalarının kakalı sözlerinin muhatabı olacaksın.

Sevgi denilen şey, tam bir menfaat kumpasıdır böylesi çapsız ilişkilerde... Vermek istemediğin hile veya şefkat ile alınıyorsa, verdiğin kıymetsiz addediliyorsa, ondaki kadar seni seven, seni kendin olarak gördüğünde senden yüz çeviriyorsa, o seni değil kendini sevmiştir.

Değmez...

Böylelerin sevgisinin peşinde ömrünü tüketeceğine, böyle biri olacağına var adam gibi adam olacağın ve seni sen olarak kabul edeceklerin nefretine sığın, daha yeğdir...

14 Mayıs 2009 Perşembe

kimsin?

mehmet, sabri'nin can dostu, davut'un azılı düşmanıdır. annesinin tek oğlu, babasının baş belası... sinem'in sevgilisi, esra'nın seks partneri, gülçin'in babası, rana'nın eski kocası... ramazan'ın amiri, yeşim'in memuru... yılmaz'ı tanımaz, fatma'yla otobüste gülüşmüştür. bakkal rıza'nın ayak üstü muhabbet ettiği, semra'nın arada sırada içtiği... engin onu hiç sevmez, kazım ise bayılır... mustafa'ya borcu var, yunus'tan alacağı... nedim onu çok yanlış tanımış, suna ona aşık olmuştur. yahya'ya haksızlık etmiş, berna'nın kalbini kırmış, yusuf'un büyük bir derdini halletmiştir...

uzatmayalım; roller ve kişiler değişse de

ne görüntü yakalamışsa osun sen başkası için. seni, seninle değil, sunumunca, kendince gördüğü ve algıladığınca bilir muhatap. doğmamış filozof

boşu boşuna yırtınmayın. neysen o ol. o da sana ne ise o olsun. hoş olmasa ne olur? sen sen olduktan sonra, gerisi yüklem, tümleç, teferruat...

kasarak yaşayan kasılarak ölür.

olmadığı kişiyi kendinde sunumlayan yutturabilir bunu gayrına; ama kendi yutamaz. kendine bile yutturduğunu sandığı bir an, tepetaklak olur dünyası. artık o da yeni ve farklı bir dünyadır.

her yaşam yaşamın öznesinin ayarıncadır, etkiler ne derse desin. irade ne derse o olur. tabi varsa bir irade... dolayısıyla insan, başkası olmaz. başkasınca da görünse sonuçta kendincedir. kim kimi göremediği gerçekliği ile algılayabilir ki?

her anın bir dank sesi ve anı vardır. an an yaşarız... bazı an çok sürer yaşamı kapsar, bazısı an kadardır. kim bilebilir?

'dünya ve yaşam levazımları benin için, ben varım diye var' demek lazım. bütün bir yaşamın baş aktörü hissetmeden yaşamdaki anlam başkalara malzeme olmaktan öteye gitmez. her yaşam kendini kutsamalı ve kendine kıymetini ihmal etmemeli. etsen de etmesen de bir an daha geçti... ölmeye yaklaştın, sen bilirsin.

12 Mayıs 2009 Salı

aforizma kuyusu taştı


dini din adamlarının tekeline, sözü hatiplere, yazıyı yazarlara, şiiri şairlere, otu otçulara, seksi sevişgenlere, müziği müzik adamlarına, fikri filozoflara, çocukluğu çocuklara, aşkı aşıklara derken bir şey bırakmadı bu .öt eleştirmenler. parsellediler herşeyi, bölüştürdüler .iklerinin keyfine... sorunlu sözler s.345

*

bir şeyi ifade etmeyi becerememekten dolayı sözü kelimelere boğarak, kargacığını burğacına sarıp içinden çıkılmaz hale getirdiğinizde, okuyucu sizi adamdan saydıkça siz kendinizi yavşak hissedersiniz. mailis nalars m.ö.den önceki zamanlar

*

dedi ki: yüz verme, bırak meraktan çatlasın. sen yüz vermedikçe lakayt davrandıkça peşinde delice dolanır. sakın felsefe yapma. kaba basit kal, bayılır buna. dedim ki: bu cinayet... onurunun farkında olmasa da o, onurun ben farkındayım. bunu yapacağıma düz duvara tırmanırım varsın deli desin ve gülsün bana, ben ona gülmedikten sonra... garip diyaloglar s.23

*

bir kaş bir göz olmadı biraz naz az işveboy pos endam neşe aşna fişneüşüşür civarına her cinsten aşüfteadam taklidi yaparsanya da harbi adamsan güle güle sana güle güle... maltapar köreyatar zırtabozturuklar

*

belki bir yıl sonra aynı yerde beş on beyaz fazlasıyla biraz kırışmış halde geldiğinde burada olabilirim. sargılarımızı sürtüştürürüz. mumya teknikleri şatafatları s. 23

*

yanlış olan çok az şey var: öldürme, çalma, yalan söyleme v.s ki bunlar dahi bir zaman bir yerde meşru olabiliyor. fikir farklılıkları, eylem tezatlıkları nedenli birbirinin yaşamını birbirine zehir etmeye harcayacağı zamanı insan keyfince geçirse geberir sanki; çünkü an an sona yaklaşıyoruz. bugün reddettiğini yarın savunan ise insan, savunmasa da ona karşı yumuşayan en azından, didiştiği her an yaşamından kıl koparmaktır. ünlü düşünür mailis nalars m.ö 3450

8 Mayıs 2009 Cuma

İtelenmiş Ötekilerin Ötelenmiş Halleri

'Ötekiler'imiz var; bizim de onlarca 'ötekiler' olarak vasıflandığımız... Algı ve anlayışlarımıza uygun zeminlerdeyiz ki bu karakteristik bir tavır...

Algılara müdahaleler ben merkezli olunca -hep banacılık- anlaşmazlıklar büyüyor. Egoist eğilim, ötekine varlığınca varlık hakkı vermeme ve onu aidiyete alma, sahiplenme ile biliniyor..

Farklı olanı, kabullendiği daireden -uymadığınca- dışa 'itelemek'... 'İteleme' sonucu, itelenen, haliyle 'iteleyenin' yanında olamıyor.

Ötekini itelememek!

Bu bir feraset, arifanelik ve olgunluk işi...İnsanın dibinin değil, tepesinin vasfı...

Birinde bu tahammülü görmediğinizde kendinize eziyet etmenize gerek yok. Beri durun ve dayayın bacağınızı bizzat siz iteleyin varlığınızı ondan.

Kendi gibi düşünmeyen ve yaşamayanları, yaşam sahası dışına iteleyenlerin azgınlığı yeryüzünde kan akıtıyor. Tüm kan bundan akıyor diyemem; ama en çok budur neden...

Farklı farklıyız. Müştereklerimiz de var. Müştereklerde genişlikler varken, diğerinin alanına zıplamak hangi kelime ile ifade edilmeli karar veremedim; ama yakışmıyor.

Hırs oluşuyor, haset körükleniyor ve nifak başlıyor... Kim kime dum duma sonra...

İtelendikçe kinlenmek, ötelendikçe nefret duymak, iğrenmek, ötekileştikçe yabancı düşmek hep bundan...

İtelenen, kakılan, eziyet gören insanlar başkalarının onların varlıklarını hoş görmemelerinin onlarda oluşturduğu baskıya yönelik çaresizlik ve tepkiyi, o baskının kaynağına kin tutarak ve fırsat bulduğunda onlardan öç alarak gösterirler.

Bazen bu kendilerine yönelik şiddete ve bazen de kişi bazlı ve daha çok topluluk halinde yok edişlere kadar işi götürür.

ayyaşla yeşilaykızılla yeşilfahişeyle rahibedinsizle dindarfakirle zenginçirkinle güzelv.s v.s
biri birine öteki ve yabancı yadünya döndükçe anarşi bitmez.

üç vakitlik ömür bin eziyetcami müdavimi ile meyhaneci aynı hayatın tüketicisi

10 Nisan 2009 Cuma

Bir Huzur Hikayesi


bir dağ gördüm
çabaladım
yoruldum terledim
ama
erdim zirvesine
a a o da ne
ufukta bir dağ daha
durdum, düşündüm
bu hikayeyi bir yerden hatırladım
kaldım dağımın bahar kokan yeşil yamacında
öteleri seyretmelere daldım
ufku gördüm
alabildiğince
yüzüm güldü içim açıldı
havasını içime çektim dağımın
ve sonra
baktım baktım ufka
baktıkça gördüm ve gördükçe
anladım
sonraki dağa ulaşmak isteği
bana bayat bir huzursuzluk vermiş aslında
hem ne var sahi o dağın da ardında
yeni bir dağ daha
al işte dağ sana
ulaşmak uğruna
gücümün tükendiği
soluğumun kesildiği
dağımın bayırında
çömeldim
ellerim şakaklarımda
sonra doya doya
özlediğim
istediğim
hırslandığım ve ulaştığım
dağımda
koştum koştum yoruldum
acıktım susadım
sırtüstü uzandım çimenine dinlendim
pınarından içtim mantarını yedim
yine kalktım yerimden
hopladım zıpladım
tepindim tepindim
tepikledim huzursuzluğu
ufuktaki o dağa gitmesem de
gittiğimde ne olacaksa
o oldu bu dağda.
ve aslında
ne aslındası
ben o dağa da gittim
gittim arkadaş
gittim
i.a

18 Mart 2009 Çarşamba

duygusal yazarken

yazmak, ev içi ve dışı kıyafet tercihi gibidir. duygu ve düşüncelere giydirdiğin kelime beğenincedir. seni yansıtır.yazarken diplomatiksindir dış dünyaya. çaktırmazsın zaaflarını, heveslerini, öyle sanırsın... içerde ise dobrasındır da, doğal olmanın keyfini çıkaramazsın. bilinme isteği gıcık bir dürtü salgılatır hormonlara.
hani ev içi kıyafetiyle insan dışarda rahat edemez, tedirgindir. böylece satıra nazar 'podyumda yürürken ilgiyle gözlenen manken' gibi hissettirir yazarı.
'hey benim o! benim tasarımım, siz bana değil, tasarımıma bakmalısınız! diye çığlıklasa da, ortadadır artık, satır analizcileri, illa şöyle bir süzerler tepeden tırnağa.
okuyan anlasın, keşfetsin diye varını ortaya koyarken cesur olan yazar, okunurken pek bir sıkılgandır aslında.
tenkide burun kıvırmak bundandır...
'ben yazabiliyorum sen de ise tık yok! geçmişin karşıma bin yıl düşünsen anlayamayacağın beni eleştiriyorsun, kimsin sen' sendromuna girer tenkitte yazar.
beğenilmek, 'muhteşem, harika' denilmesini ister; ama denildiğinde ise pek bir anlamı olmaz onun için...
kolayca tüketir övgüyü...
söveni takar yazar, öveni harcar!
uygun kelime, doğru yazım'e madem yazdım, anlasınlar...' dikliği yazarın başının belasıdır.

pijama partisine takım kıyafet daldığının farkında değildir yazar.

hey armut yazar!

herkes anadan uryandır. ne kelimeler örtebilir seni, ne de çul çaput...

aynaya bakman kafi...

kasmak gereksiz olsa da böyledir yazmak ve kasım kasım kasılan, süzüm süzüm süzülür vaziyetleri, kelimeyi zincirinden salanın kaderidir. :)


kelimeler hoyrat kullanıldığında mananın canı yanar.
onu çoğaltmanın anlamı sakatladığı vakidir.
ifade bazen sesini zorlayan tenorun akıbetince; boğucudur.
söz istiflenmeye de gelmez, dağınıklığı tabiatındandır.
bazen iki kelime yeterli olur ve ikincisi israf bile...
dinle sessizliğini ve duy...
madem sen susmadan konuşulanları duyamıyorsun
zorlama kendini
ve sus...
sözün özünle konuşsun
özün sözü sözün özü olsun

Bebek anne

- bana küstün mü?
- evet!
- neden ama?
- işte! küstüm...
- ne yaptım ben sana?
- bana ne! küstüm...
- ama ağlarım...
- ağla.
- bak gerçekten ağlarım?
- ağlarsan ağla!
(yalandan ağlama sesleri)
- anne! beni ağlattı bu...
- oy oy oy kıyamam, kıyamam! gel yavrum, canımsın sen... ah kötü çocuk ah.. yaramaz bu bebeğim! al sana al sana...
bugün yaşanmıştır. babasına küsen bebek, aynı zamanda ona kucak açan annedir..bebeklerdeki saflığı istiyoruz.
bizim için değerli biri giderken içimizden 'hayır! sakın!' diye feryad eden biz, dilimizde 'defol, gözüme gözükme!' ile az mı şeytani kibrimizin paradoksunu yaşamamışızdır?
duygu adamı dediğinin içi dışı sağı solu şeffaf olmalı... olamadı mı o, duygu magandasıdır.

Depresyonsavar

depresyondan korunabilme/kurtulabilmenin reçetesi, kişinin kendisiyle barışıklığıdır.
bıkkınlık, çöküntü, yalnız kalma arzusu, ani duygu değişimleri, -mutluyken aslında mutsuz, mutsuz görünümde aslında mutlu gibi- kırıcı olmak, kırılmayı isteme, istemsiz ağlama, bağırma, titreme v.s gibi tepkilerde en makul metod sakinleştirici eşliğinde, sakin ilgisi samimi dost/arkadaş v.s ile zaman geçirmek; ama bu geçici çözüm... doğrusu insanın hormonlarının dizginini eline almasıdır ki bunun da tek yolu kendisi ile barışması... yani 'ağız tadı'
zamane insanlarının herbiri kronik yoğun bakımlık teknoduygusal varlıklar...eskiler gibi değil karmaşalıkları. karışınca içinden çıkılmaz, çözülmesi çok zor problemlere kendilerini salabiliyorlar....bunun nedeni ise, çok yoğun yaşanması, çoğalmamız alabildiğince...
aslında günümüz insanı da mezradaki ayşe kadın'ın tekdüze yaşam levazımları ile yaşama meziyetine sahip; ama elinde alet edevat fazla ve çeşitli olunca, bu çeşitlilik hormon komuta merkezinin kimyasını bozuyor.
gözü dönüyor, afallıyor, çırpınıyor, karışıyor, karıştırıyor, karıştırılıyor...yaklaştırmak lazım his ve maddeyi birbirine... yaşamı barışık kılmak ve yaşanasını yakıştırmak kendine...
hormonlar toprağın altı ile üstü arasında getir götür hamallarıdır. ağız tadı emekçileri...
toprakta iki ayak üstünde yaşaması ona keyf vereni ayakta tutmaya ve yaşama heyecanını kaybedenleri arıza bombardımanı ile bir an önce devirmeye çalışırlar, işleri bu...
'ağız tadı'nı kaybederse biri, 'bunun işi bitmiş, doğru geldiği yere' emrini alıp, ona bir an önce 'gömülmeye elverişlidir' raporu verdirmek; ağız tadı varsa o birinin, ömrünü lezzetli geçirmesi adına var güçleri ile çalışırlar.
bundandır depresyonda baş mide ağrıları, halsizlik bitkinlik, hevessizlik ve ölme duygusu...
hep bu hormonların mezar kazarken çıkan kürek sesleri...
barışın kendinizle ve yaşayın...
ismailarslan

16 Mart 2009 Pazartesi

Şeytana Nasihat



çok yalnızsın biliyorum
iş yok güç yok
canın sıkılıyor
bu kadar kalabalıklaşmış, silahlanmış ve yaşam kaburgalarını kırmada mahirleşmiş insanın sana fırsat vermemesi üzüyor seni.
atıl hissediyorsun kendini ve boşluğa düştün.
bunalıyorsun
'ama ben! ben yapmalıydım' dediğin nice işleri senden söke söke aldı insan.
yaraladı, tekmeledi varlığını.
e sana denildi ama
uğraşma elin adamıyla
eğ başını al maaşını
etlisine sütlüsüne bulaşma
gördün şimdi hanya konyanı
aşık attığını

ta baştan secde etmeliydin be gözüm
yazık ettin kendine
kibrin bir yel
insan ise kaya...
çarpsan kaç yazar
kayadan toz mu silkeleyebilecektin de...
neyse ama
üzülme o kadar
var yine de bir çare
hadi uzatma
et secdeni
takıl bize
eğlenirsin öğrenirsin
gününü gün edersin
konumun pek hoşuna gitmese de
keyfince yaşar gidersin

15 Mart 2009 Pazar

Mikro Asabiye


içinde olmadığın oyun...
saha dışı seyir...
amigoluk...
taraf adına bertaraf olmak...
harab olmak ya da...
yaşamadığın lezzetleri övmek...
görmediğin meziyetlere açlık hissetmek...
onları ona buna şuna cömertçe yakıştırmak...
başkaları kendinden daha sorunsuz sanmak...
hayatı diplemek
dibinden kum çıkarmak...
kuma tarih düşmek...
tarihinde kaybolmak...
yokluktan hoşnutluk...
ömrü bir hevese hibe etmek...
o hevesin kusmuğuna imrenmek...
ama imrenmekten kıvrıla kıvrıla ölmek...
erememek...
erdirmemek...
ermemek...
erimek erimek...
onları o etti dediğinle donanmamak...
yoksa da onlarda o, var demek...
öyle ya tarafım!
sonra
bunalmak...
bunaldıkça bunalmak
bunaldıkça höykürmek
höykürdükçe
insan olamamak...
şaşma hakkını kaybetmek...
şaşamamaktan şaşmamak...
filan için: 'o şaşamaz' demek...
şaşamaz olmayı yüceltmek...
yücelttiğin olmayı istemek
kendini küçümsemek!
ben olamamak...
ona buna kul olmak...
onun bunun kulunun kulu olmak...
kendi farkındalığından uzaklık...
yaşayamamak dünyanı...
başkalarının dünyasına tuğla taşımak...
harcından çalmak...
kendini tüketmek..
haraç vermek gayrına...
nimetine tükürmek...
sermayene ihanet...
yoku çoğaltmak...
yokluğu dinleştirmek
o dinin tanrısı olmak
taassub evveli
ahiri hüsran
kibir
enaniyet
mikro asabiye!
köküne kibrit suyu!

14 Mart 2009 Cumartesi

Sahte Tanrı Sahnesi Figüranı


İnsan tuhaf bir organizma...
Biri var mesela... İçi kin ve husumet küpü ve dışında oldukça şirin bir profil çiziveriyor. İçini bilmeyenlerce o biri, harika biri.
Hatta o, kendisine yapılan övgülerin şişkinliğinde, onda olmayan meziyetlerin sahibi gibi görüyor kendini ve sıkıntılı vasıflarını bile unutuverip, olmadığı kişi olduğuna inanabiliyor.
Kim kimin içini -belirtiler de yoksa- bilebilir ki aslında!Ama bilinebilir, aşağılarda belirtileri yazacağım:
Böylesinin zararı en kepaze hayat yaşayanın vereceği zarardan büyük olur yeri geldiğinde.
Övülmez, öne alınmaz ve dediğince olmazsa süzme pislik kesilir insanların başına...
Dostlarla iyi ortam paylaşmak ve düşmanları idare edebilmek zanaattir. Zanaat sahibi olmak ise her kişinin harcı değil maalesef.
İnsanın içindeki kibir ve gurur, aşağılık bir eyleme dönüştüğünde bunu insan onuru ile bağdaştırmak mümkün değil...
Yakınca cehennem yakmayı göze alacak kadar kindar ve kubuz birine yanaşmak, ateşe benzinle yaklaşmak gibidir. Aslında ateşin üzerine sıçramasına davetiye demektir.
Uzak durmak en iyisi.
Belirtiler:
Açık arar...Hata arar...Ayıp arar...Gözünü diker, biri abuklasa maksatlı pusuya yatar...Doymaz...İkna olmaz...Yetinmez...
Sonra gün gelirBoş boş yaşadığı bu yaşamdançekip gider...
Geride adı anılınca çektirdiklerinin akla getirdiği buruk bir öfke...
İnsan kendi hayatını yaşamalı, gayrının yaşamına zehir olmak yerine.Kendi gibilerle yaşamalı...Kendi gibi...
Başkaya eziyetten zevk alan, gayrın gözden düşmesi için yatıp kalkıp plan yapan, kumpas kuran tezgahçı kim olabilir acaba?
Sahte tanrı sahnesi figüranı...
Emelince/idrakınca olmayana zorlayan, dayatan, söven, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosunun figuran putcuklarıdır. O sahnede oynayanlar, başka bir sahnede gayta yiyicilerdir.

Ötelenmiş Ötekilerin İtelenmiş Halleri



'Ötekiler'imiz var; bizim de onlarca 'ötekiler' olarak vasıflandığımız...
Algı ve anlayışlarımıza uygun zeminlerdeyiz ki bu karakteristik bir tavır..
Algılara müdahaleler ben merkezli olunca -hep banacılık- anlaşmazlıklar büyüyor. Egoist eğilim, ötekine varlığınca varlık hakkı vermeme ve onu aidiyete alma, sahiplenme ile biliniyor..
Farklı olanı, kabullendiği daireden -uymadığınca- dışa 'itelemek'...
'İteleme' sonucu, itelenen, haliyle 'iteleyenin' yanında olamıyor.
Ötekini itelememek!
Bu bir feraset, arifanelik ve olgunluk işi...İnsanın dibinin değil, tepesinin vasfı...
Birinde bu tahammülü görmediğinizde kendinize eziyet etmenize gerek yok. beri durun ve dayayın bacağınızı bizzat siz iteleyin varlığınızı ondan.
Kendi gibi düşünmeyen ve yaşamayanları, yaşam sahası dışına iteleyenlerin azgınlığı yeryüzünde kan akıtıyor. Tüm kan bundan akıyor diyemem; ama en çok budur neden...
Farklı farklıyız. Müştereklerimiz de var. Müştereklerde genişlikler varken, diğerinin alanına zıplamak hangi kelime ile ifade edilmeli karar veremedim; ama yakışmıyor.
Hırs oluşuyor, haset körükleniyor ve nifak başlıyor...Kim kime dum duma sonra...
İtelendikçe kinlenmek, ötelendikçe nefret duymak, iğrenmek, ötekileştikçe yabancı düşmek hep bundan...

12 Mart 2009 Perşembe

Ölüm Tırıltıları

herşey tastamam aslında

umut var...
direnç, çoşku,
şehvet, lezzet
ve ölüm de...

bitmek
tükenmek
tüketmek
yitirmek

yakaladığında ön ve ardımızdan
yok saymalardayız onu
ve göz kaçırmada
ama
kuma da gömsek,
göğe de fırlatsak

varlığımızı

biliyoruz hep
bir an gelecek
o an
öleceğiz

yer yar şan da
yok olacak o an

bak öldü bu an
ve bir an daha
bunu ben yazdığımda
şu an bir an
her an
an an ölüyoruz
doğamadan

böyle işte bu dünya
ölmemek için insanın
ne büyü üfürüklerini gördü

devran ise döndü
varlık bulanlar hep öldü.

buzlatanlar
ayar geçilenler
meditasyonsan
sasyon
ruh emenler
sidik içenler
hep öldüler

dedenin dedesinin adı bile
kayboldu yazılı taşından
öleceğim ve
öleceksin

anı yaşa ve yaşat
tut
al
ver
ama
zayi etme
hükümsüz zaman

baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş

hoşa gitmeyebilir
burna tutulmaya da
ama

yaşa be kardeşim
yaşa
çok yaşa

o kadar ki

öldüğünde
ölümüne öl
ölümüne yaşa

insan, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık...

11 Mart 2009 Çarşamba

hava civa

Yaşam bulmayan her kaide, ancak kaidesizlik ve karmaşa ile karışık inançsızlıklara gebedir .

İdealize ettiği dünyayı ve hayat anlayışını başkasına dayatmak...
Erdem ve inancın semerine oturup bunu yapmak üstelik, inat ve heves ile..
'Ben böyle olsun istiyorum' Olay bu...

Beğeni ve arzusunun haricinde farklı bir anlayış ve yaşama biçimini bir başkaya reva görmemek...

Gücü gücü yetene, baskıcı, dayatmacı, emr-i vakici uslupların hakim olduğu ilişkilerdeki yapmacıklık, sonuçsuzluk, güvensizlik, amaçsızlık ve doğurduğu anarşi...

Aynı değerlerin tersten söylemi ile, birbirinin hayatını zehir etmeye çalışan insanlar...

Anlattığı, 'benimse' dediği kıymetleri ona ait hayatta görmek mümkün olmayan niceler başkalarının hayatını, kabul ettiğini iddia ettiği değerlerle paramparça etmede yarış halinde bir portredeler...

Yaşamı insanca, ona buna zarar vermeden, kendine uygun, varlığını kabul ettiği insanlarla paylaşmak gerekiyor.

Buna izin verilmiyorsa, böyle bir ortamdaysan, böyle birinin yanındaysan

Sen yürüyen bir cesetsin demektir...

Kop ya da koparıl...
Acı var mı acı!..

****************

Sarıklının baskısı acaba kravatlının baskısından daha mı ehven sayılacak?
Din paravanı altında jakobenliğin kralını uygulamaya çalışacak olanlar, Kemalizm altında jakoben takılanlardan daha mı makul?
Sıkıntı şu:
Kemalist jakobenlikten kurtulunca, İslamcı jakobenlerin sultasına girmeye mecbur bir vaziyet varsa ve bu millete milletin keyfine göre hizmet edecek yoksa; bu durum iki ucu boklu deynek...
İslam ile İslamcıyı birbirine karıştırmıyoruz.
Kemalizm ile kemalisti birbirine karıştırmadığımız gibi...
Ölçüt şu:
Belediye başkanlığı koltuğuna kravatlı da otursa, sarıklı da otursa, orada rüşvet, suistimal, adam kayırma, husumet, haksız kazanç v.s varsa bunların ideolojisi, dünya ahiret görüşü umrumda bile değil...
Adama bakarım, çapsızsa isterse allame olsun tınnnAdama bakarım düzenbazsa isterse ağzından burnundan ideoloji fışkırsın tınn

10 Mart 2009 Salı

Cesur Yürek



Cesaret, korkunun çift yumurta ikizi mi?

Ödü bokuna karışır sen bir şey yapmaya kalksan; o yapmadığın anlarda ödünü bokuna karıştırmaya çalışan...

Sen severken senden giden, geldiğinde sana yeniden, beklediği ilgi neden?

Onu istemekten bîtap haldesindir, beklentin seni dumura uğratmıştır ve gücün de tükenmiştir üstelik; tam o anda bir enerjiyle yanaşıverir: Gel! Bak işte ben!

Boyutlar tutmadığında, boyut atlamasının şokunu kaldıramayacak olana, boyutun boynunu vurması ve çuvalına doldurduğu geçmiş zamanı fırına atması, yakması, kül etmesi ve küllerini doğduğu doğmamış rahme savurması mı?

Yoksa

özü yakan; ama farkettirilmeyen kıytırık bir tebessümle: 'Gel canım! Nerelerdeydin, çok özledim' mi demesi en isabetli olan?

İkisini de yapabiliriz aynı anda gerçi...

O da bilir bunu tabi.

Zaman
ah zaman
af zaman

Tabibsin sîne-i yâreye...

Cesaret, korkunun adranalin salgısıdır.

Sevgide cesur olanın kaybetme korkusu olmaz.

Herkes keyfince takılsın...

9 Mart 2009 Pazartesi


bana yaz!
sadece beni...

okumaktan yazamıyorum ki seni...

sıkıştırdığımda seni öznelere
daraltıyorsun yüklemlerde beni...

önüm ardım sağım
solum içim dışım
hep sen

kaleme yer kaldı da
yazmadım mı ben

çıksam
doldurmada
girsem boğmadasın

nasıl yazayım ben
sadece seni
sana
söyle sen

Ne istediğini Bilmek




Yalın ayak, parmak uçlarında, ürkek yanaştığında farkedilmez misin sanıyorsun? Nabzın tüm çekirdeğini zıplatıyor yerkürenin...


Temel Fadime'nin mezarı başında:

" Fadime seni cok özledum. Pir mucize olsa da yine beraber olsak " diye dua ederken, esen rüzgar mezarın üstündeki otları oynatmaya başlar.

Temel dehşet icinde " Şaka yaptum Fadimecuğum şaka,! sen de hiç şakadan anlamaysun!.

Bazen bir şeyler isteriz, hani tam karşılığı değil de; laf olsun torba dolsun hesabından ve isteğimizin varoluşunu görünce, en çok çekinen, korkan, telaşa kapılan da yine biz oluruz.
Özellikle aşk işleri genelde böyledir.

Korku anı, yaşamdaki en zor anlardandır.

Korkusunu yenen ilerliyor, geleceğine.

O halde istemeden önce, bir lahza düşünelim, neyi istediğimizi aslında ve ne ile karşılaşabileceğimizi analiz edelim de sonra 'düşüncesizlik ettim' demeyelim.

Ben buna var mıyım, hazır mıyım?

Yoksa nedir bu yaptığımın anlamı gerçekte?

***************

Alışkanlık!

İnsan bütün yaşamı boyunca en çok kendine alışıktır ve aşıktır. Kendini hırpaladığı anlarda bile 'kürkçü sevdiği kürkü yerden yere vurur'cudur insan.

Bir ikinci, tekliğine girdiğinde ne olmuş oluyor?

Kendini kendinden kıskanan taraf gözlerini açıyor...

Sevişme ve çatışma aynı anda. Hangisi hangisine baskınsa sanki o an oymuş gibi algılanıyor; ama ikisi de var aynı anda ve tecrübeli zaman sağlama yapıyor sonra sonra...

8 Mart 2009 Pazar

Benden Bana-14

Zorlanacağım bir noktaya geldik.

Bazı cümlelerimin özünde tanrı algımızın sakatlığı vardı. İnanmak istediğimiz bir ilah ve beğenilerimiz yönlendirmeli bir din anlayışı...

Tabi bu keskinlikte olmuyor olduğunda olanlar. Rayına oturuyor, anlamlanıyor ve derin bir akide bile oluşabiliyor.

Buna öyle bir inanıyoruz ki, asla bizim inancımız sarsılmaz geliyor; ama
şimdi sıkı duralım:

Civarında olan bitene ve kendine karşı verilecek hükmü olan herkesi tanrı ilan ediyorum!

'20 yazıdır bizi yerden yere vurdun, tanrı ilan ettin; sustuk yuttuk; ama yeter be kardeşim, biraz soluklan. Nedir senin bu insanlarla alıp veremediğin. Tanrı ilan edince sen de hükmetmiş olmuyor musun sonuçta? Bu ne perhiz ne lahana turşusu!'

Evet, aynen öyle...

Önce kabullenelim vaziyetimizi de vaziyetten vazife çıkarmayı kesebilelim.

Bu serinin adı Benden Bana...Benim tanrılıklarım konuşuluyor burada.Ahkamlarım, yargılarım, yorumlarım, kararlarım...Ve hepsinde yargı var farkındaysanız.

Kendimi istisna etmiyorum!kendime 'yerin burası, haddini bil' diyorum.

Evet işaret etmeden onun bunun şunun hakkında fikir üretiyorum. Lehe aleyhe ha bire harala hurala makina çalışıyor içerde...

Bunca yazıp çizdiğime bakmayın. Ben de aynı belanın dertlisiyim.

Tanrı değilim demiyorum! Tanrılıktan kurtulmadıkça kul olamayız diyorum.

Kul olmamız Allah'ın bizden tek talebi diye inanıyorum.

Kul olmak demek, haltlardan kurtulmak, haltlara tapınmak demek değil diye inanıyorum.

Kul olmak, O'nun kefaletini, zimmetini, aidiyetini kabullenmek demektir.

Gerçeğimi görüyorum, sıyrılmaya, kurtulmaya çalışıyorum.Belki gerçeği ile yüzleşmeyi becerebilmiş birileri çıkar da birbirimize el oluruz, omuz oluruz diye de ilan ediyorum.

Söylenemeyen, dibe gömülen bir gerçeği kanırtarak içerlerden çıkarmaya çalışıyorum.
Tanrı tarafımı kusmak istiyorum böylece de!

Sadece Allah'a inanmakbundan başka kurtuluşa inanmıyorum!

Allah inancının ise şu 'yaşa' diye dayatılan İslamda, isevilikte, yahudilikte olmadığını düşünüyorum.

Buralarda öfke var, hırs, haset, kin, buğz, nefret, intikam, enaniyet, stres, tatminsizlik, kıskaançlık, yargı, infaz v.s v.s...

Bunlardan sıyrılmadan, kurtulmadan bir insanın kendisini bilmesi, bildiğini yaşaması olmaz.
Kendini bilemeyen de rabbini bilemez.

Bunların olduğu yerde tanrılıklar vardır; Allah'ı bunlarla bilmeye çalışmak idrarla abdest almaya benzer.

Demiyorum İslam sakat din! Yok böyle bir şey... Yaşanan sakat!

'Bu budur' diye dayatılan yaşam bulamayacak kadar insana uyumsuz.

Çok tanrılı inanışlar,tanrısız inanışlartanrı üretmelertanrı yermelertanrı yemelertanrıdan laf üretmeler

geçin bunu!

İnsan için kemalat dağının zirvesindeki toprak aşağıdakinin aynı...

Tek farkıaşağıdan yukarı seçilmiyoryukarıdan aşağı...Yukarıda aşağının özlemiaşağıda yukarıya heves.

Yaşam ise verildiği kadar var ve tanrıcılık oynamak çok saçma!

Birilerinin yaşamını didikleyip, hükmederek geçen zaman da, yalnızlığın öfkeli sessizliğinde harcanan da son son bittiğinde, hamuruna seni kavuşturmada en çok en sevenlerin en en dediklerin seferber olacak...

Senin işin bittikten sonraardından sana övgüsana yergi...

Öveni övdürtecek

söveni sövdürtecek malzeme demek

etki demektir!

Etki sende keyfe ya da kedere neden olmuşsa enaniyet demektir.

Enaniyet kibrin rahmidir.

Kalbinde zerre kadar kibir bulunanların canları cehenneme dendi.

Kibrimiz fazlaca ve bu kibir ile bizim yürüyebilme imkanımız yok. Üstelik çok ağırlaştırıyor kulluğu kibir.

İnsan bu sözü anlar...

Bundan malzeme çıkaracak, anlamayacaklar da olacaktır elbette; ama malzeme olmak için yazmıyorum. Malzeme olmaktan çıkmak için yazıyorum.

Böyle durumlarda bir tarafı bir tarafa yedirmek anlamsız...

Barışık olmak, haltının da sevabının da hakkını vermek lazım...

Ne de olsa beşeriz.

Dipsiz bir yaşamı yaşama fukarasıyız.

'Bunca söz ettim, çözümüm ne?' 'Ne yapmam lazım?'

Bilmiyorum desem!?

Ya da

O'nu bilmeden O'na kulluk laflarının, fiillerinin sadece palavra olduğunu biliyorum desem kısaca...

Yaşıyorum
yaşıyorsun
yaşıyorlar

Bana dokunma lütfen, yargılama. Niyetin tanrılıksa yakarım!

Benden bana serisine ara verdim.

Oh beee :))

5 Mart 2009 Perşembe

Benden Bana-13





Korku ve beğenilerimiz kökenli duygularda düğümlenen bir seyir...
Üretiyoruz, seviyoruz. Üretiyoruz ödümüz kopuyor.Üretiyoruz istiyoruzÜretiyoruz yok sayıyoruz…
Hayvanın av olmaması onun refleks ve duyularının keskinliğine bakıyor.
Kokarsa bir şey ona yabancıduyarsafırlamaya hazır...
Kaçması lazım, yoksa yeme ve üremeden mahrum kalacak.Ölecek!
Niye yaşar ki bir hayvan!?Hayvan neye yaşar?
İnsanda da benzer bir gelişmiş türevi mevcut bu halin.
Ama metafizik kullanmayı bilir insan. Karmaşık kurmaşık sıfatlar tanımlamalar yükler.
Korkusuna duyduğu saygı, nefrete dönüşebilir;ümid ettiğine duyduğu özlem ihtiraslı bir tutkuyla ona râm olmaya onu sevk eder.
Duyargalarınca yönlendirmeli var ettiği uyduruk tanrısını işine gelmeyince yok sayabilen bir varlık, bu insan...
Ya da, zamanıysa, ortam da uygunsa ona yüksek itaat ile tapınankorkan ve onu arzulayan da...
Kesmeyen bu!Yetmeyen bu!
Ürettiğine bir yere kadar albeni pompalıyorsun; sonra boşluğa düşen sen ve yetmeyen o oluyor sana...
Allah inancına neden varamıyoruz?Neden inandık derken inanmaktan çok uzağız?
Bundan!
Kendimizden menkul, kendimize has tanrılar kesmiyor, yetmiyor, tatmin etmiyor bizi...
Herkesin yaşama tarzı ve alışkanlıklarınca, idrakı, gücü, meyli ve tavrınca O olmayan 'o'ları var yaşamında...
Abarttıklarımızsindiklerimiz yuhladıklarımıztitrediklerimizsalyalarımızın aktığıtüylerimizin ürperdiğikudurduğumuzsüt dökmüş kedisi olduğumuzkucağında olmak istediğimizyanına bin metre yaklaşmak istemediklerimiz
Çöz kendini!
Göremiyor musun?
Çöz artık; çünkü senŞeytan'ın bile cesaret edemediğini edensin!
Yaşamınla kumar oynadın ve tanrı saydın kendini tanrılar üretip, onlara tapınırken....
Bir kırılmabir buruklukbir kirli pis, iğrençiyi hissettirmeyecek olanla donandın
Manzara buğulu gelebilir; ama hakikat böyledir.
Bizim doğamıza Yaratıcı ayırd etme melekesi yerleştirmiş.Doğru ve yanlışı fark edebiliyoruz.
Doğrumuza yıllarca ve binlerce kişi yanlış denilseyanlışımız için tonlarca laf üretilse, 'doğru' diyedudaklarımız hep büküktür içerde bir yerlerde...
Biz inanmak istiyoruz; ama inanamıyoruz.
Neden?
Şeytan diyorlar engel olana.Şeytan tapınmaya zorlandığı insandan yüce mi peki?Sanırım 'Şeytan'a papuç giydirecek' usuller bizim eserimiz....
Şeytan asla bir tanrı üretemez!
Şeytan Allah’ı inkar edemez!
Din kaynaklı ondan bahsedilirken onu anlatan sembollerin hepsi 'iman' üzerine işlenmiştir.
O, sadece itaat etmedi egosundan.İnkar etmedi, 'yoksun Sen!' demedi.
İnsan ise, Rabb’ına rağmen rab üretti dünyasına...O'na rağmen onları ilah edindi...
Adına bazen korku koydubazen sevgibazen emelve bazen de dürtü.
Tapındı durdu…
Türedi tanrılar çıyanlar gibi sardığında kafatasınıüstelik bu kafa bir yandan ısırılıyor bir yandan okşanıyorsa
Allah bilinir mi?Allah bulunur mu?Allah'a tapınılabilir mi?Allah'a varılır mı?
Allah, yalın bir gerçek;
abartıları abartmakyoku var saymakvarı yok...
O'ndan koparır!
'Uy' denileni söyleyip, 'uyma'yan'Evet bu doğru' yargısını sırtından vuran her insan
öncelikle iman yönünü anlamaya çalışmalı...
Günahını tanrılaştıransevabını ya da...
Şeytan'ın yapamayacağını yapanO'nu yok sayan...
Kızı, oğlanı, işi, aşı, makamı, durumu, yoku, otu, putu önüne koyan, bana Allah'tan bahsederse,
'Şu günah, bu sevap''bunu yap, şunu yapma' derse
Ben bilirim ki bu da tanrı hevesli ve bende tatmin ediyor heveslerini...
Böyle durumlarda iki ihtimal var:
Ya tecavüz kaçınılmazsa zevk alma moduna geçersinya da yüzünü döner, kulaklarını tıkar ve kusarsın duyduklarını....
Bu kadar üretilmiş ve işi bitince tüketilmiş tanrı arasında 'Allah' bulunmaz!
Gör bunu ve öldür tanrıları.
Yoksa öldüğünde sen, tanrılarınla birlikte gömüleceksin toprağa, otlara sermaye bedeninle, fırıldak oyununa malzeme ruhunla...

4 Mart 2009 Çarşamba

Benden Bana-12

Bu resimde görünenden başka bir şey var. O da şu:


Küçük bir gayret ve bakış farklılığı ile görüntülenenin ilk bakışta asla göremediğimiz yeni bir boyutunu keşfediyoruz.

O boyut hep var aslında...

Her boyut ile gören olmadıkça da neye baktığımızı net fark edemiyoruz.

Biz her boyut ile görmeyi beceremeyebiliriz belki; ama örnekte olduğu gibi, göremediğimiz, inkarımıza sebep olmamalı...

Sadece baktığımızca görüyoruz.

Bir de gördüğümüzce bakabilsek...

İnkar hep burdan olmuyor mu?

Görmediğimizi inkar...İdrak edemediğimizi inkar...Bilmediğimizi inkar...

Görüntüye bakanlardan kimi gizli ögeyi hemen görüyor, kimi göremiyor, kimi uğraşıyor görüyor, kimi de asla göremiyor...

Bu görmek veya görmemek, esasta bir kemalat veya noksanlık emaresi değil, tamamen bakma işi...

Göremeyen için bunun anlamı nedir?
Yok bir şey!
Göremeyenin 'yok' demesi nedir?
Saçma!
Çünkü görenler var!

Reddetmesi reddedilir ve ısrar ederse komik komik duruma düşer!

İlk bakışta görülmeyen; ama derûnuna vakıf olununca fark edilen şu ufacık basit şekilden yola çıkarak tefekküre davet ediyorum.

Neyi tastamam görebiliyoruz da

yargılıyoruz!

'Anladım' diyebiliyoruz...

2 Mart 2009 Pazartesi

Benden Bana-11

Doğru açıdan bakan herkese herkes çırılçıplaktır!

Soluklanalım şimdi:

Artık anladık bizler hiçbirimiz diğerimizden gayrı değiliz.
Ve hiçbirimizde yok bir fazlalık, eksiklik.
Ne masumuz ne de suçlu...

Sadece kullandığımız ve kullanıldığımız zeminler var ayrı ayrı.

Somalili çocuk annesinin eteğini şeker için çekiştirdiğinde, Alaska'daki yaşıtı, yağlı bir balık parçası için aynı şeyi yapıyordur; dudaklarını büzerek ve zırıldak bir ağlama tutturmuş halde...
Amerikalı espriye güler, Çinli de hasta olur.
Vietnamlı'nın canı yanar kurşundan ve İngiliz de uyur...
Türk'ün geçim sıkıntısı, Kazak ailenin zenginliğidir!
Yaşarız zaman zaman, döngüden döngüye birbirimizi tekrar eder dururuz.
Biz aynı dna'dan çoğalmış bir cinsiz...
Dillerimiz farklı; ama kelimelerimiz aynıdır.

İnsanca'da buluşuruz.

Bir atlama; yoksa yazı uzar gider:

Hazımsız ve kıskancız hepimiz...
Kişisel dünyamızın sınırlarına koku bırakmak veya yönetimine rızamız olanın sınırlarında zaman geçirmek gibi hayvanlarla ortak yönlerimiz de vardır.
Ne bileyim, soğuk görünümlüdür de, yanına aldığına stendap komedyendir...
Havalıdır da, sokulmuşsa birine onda süt dökmüş kedidir ya da...
Komplekslerimiz vardır...
Eksi'miz bilinsin istemeyiz. Sanki eksiltir bizi o eksi!
Dümen bile çeviririz fark edilmemesi için.

Biliriz kız güzelliği,
Oğlan yakışıklılığı ile sergiler varını...
Koku budur!
Biri ona güzel diye yaklaşınca da sokar!
'Sen beni ben olarak kabul etmedin' Al sana iğne!
Yakışıklı ve atletik olanın zeki davranmaya ihtiyacı yoktur. Damızlık vasfı oldukça iştah kabartır.
Elini sallasa ellisi. Sonra ellisi birden en büyük işkence olur ona...
Onlar yüzünden sevememiştir çünkü!

Şefkatle okşarken şehvetlenebilen bir cinsiz,
şehvette şefkati yaşayabilen ya da...

Yetişemediğimiz yeri çene ve beden dili ile doldururuz.
Altında kaldığımıza yavşarız.
Bükemediğimiz bileği öper, öpemediğimiz dudağa hevesleniriz.
Taksit taksit yaşamayı beceremez, topyekun hibe ederiz varlığımızı peşkeşçilere!

Çocukken bilye
gençken birdir bir
orta yaşta elim sende
yaşlanınca körebe oynarız biz...

Biz insanız.

Yok hiçbirimizin diğerinden farkı...
Belki işte zemin farklı o kadar...

1 Mart 2009 Pazar

Benden Bana-10

Çekiştirmeye gelmeyen şeyler vardır.
Sündürmeye kalktığınızda kopan şeyler...
Sabır güzeldir; ama metrelik sabrı kilometre sündüremezsiniz.
Birlikte olmak güzeldir; ama birliği kaybetmek değildir.
Birlikte olduğunla 'oflamaya püflemeye' başlamışsan eğer, ya çıkacaksın o halden; ya da gömüleceksin yalnızlığına...
Ağız tadını kaybettiğinde hormonların seni geldiğin yere çekiştirmeye başlarlar.
Toprağa...
Yaşama sevinci diyorlar ağız tadına.
Olmayınca o, 'yaşama bu fazla geldi' derler onlar ve bir anda ihtiyarlamaya başlarsın. Ayakta tutmaya değil, göçertmeye başlamışlardır çünkü.
Saçlar dökülür, beyazlar, cilt buruşur filan. Bunlar zahir alametler... İçerde ise feci şeyler olur.
Hep bu hormonlar...
İyi geçinin onlarla.
Süründürürler ve işleri güçleri duygu avcılığıdır. Hangi halini yakaladılarsa onun için çalışırlar.
Ölene kadar yaşamaya mahkum insanlık, özgürlük türküleri ile eğleniyor bu kelepçeli şakşaklıkta...
Evet böyledir yaşam...
Sizin pencereden ne görünüyorsa emin olun yan penceredeki manzara da üç aşağı beş yukarı odur.
Kanmak isteyen kanar. Kanatana kan bulunur.Yaşamak isteyene yaşam... Kıyıları vardır yaşamın, ortaları, derinleri...
Şehvet, şöhret, servet ve hepsinin zirvesi enaniyet/ego...
Hisseli harikalar kumpanyası malzemeleri..
Onlarlı olmaz, onlarsız olmaz...
Silkelendim, kurtuldum dediğin yerde ısırır seni üçkağıdın kralı...
Sevginin hahahalısına inancınıza derhal neşter vurun.
Farkedemiyor musunuz hala! Aptal mısınız siz?
Seni istediği gibi görmeyen, seni civarından uzaklaştırıyorsa,
anla ki, o seni sevmiyor!
O sadece kendinin hayranı...
Kendindeki seni istiyor yaşamına.
Sen de bunu yaparsın zaman zaman.
İnkara luzum yok; bu işin doğasında bu var.
Müşterekler çok zaman yeterlidir.
Sadece yaşamının uçlarını fark etmen gerekiyor.
Uçlara geldikçe ufkun çoğalır, görürsün.
Silkelenip sıyrılman lazım darlıktan; yoksa
ağız tadı arama!
Çünkü ben'ini ucuna varmadan büyütenin ayağına batan diken beynini kaynatır!
Kendiniz gibi olanları aramaya devam edin!
Var onlar bir yerlerde
Onlar da sizi aramadalar...
Ruhlar bazen sürtünür gezişirken birbirine...
İşte o zaman,
sadece farketmek yetmez, hamle de yapmak gerekir.
Ağlarsan bulursun yalnızlığında
Gezersen de bulursun seyranında...
Ama illa ki bulursun...
Sabır sabahına doğum olduğunda samimiyet bebişlerinin ınga'ları kulaklarda senfoni olur...
Sen inancını kaybetme!
Gelecek sana!
Bugün; ya da varsa yaşanacak zamanın, sonra...

28 Şubat 2009 Cumartesi

Benden Bana-9

Dürüst olabilir miyim kendime?
Onun yanındaki ben, şunun yanında niye o ben değil?
Var mı kendini kendi olarak yaşayabilenler?
Var!
Kaç kişi?
Az!

O kadar az için mi yani tüm encamı ile hayat?
Peki
'Var' dedin de, o 'var' için kaçının yaşamını içinden dışından yaşadın?
Hiç!'
Var'ın bile sağlam değil aslına bakarsan...
Onun bunun beyanı...
Sen seni bilmez dağılmışlığında, başkalara ne meraklısın!?
Aile, akraba, hoca, patron, sokak, çarşı, polis, temizlikçi, köpek, sinek, küresel kriz, belediye...
O kadar çok karışan, dokunan var ki hayatlarımıza...
Nasıl 'kendimim' diyebiliyoruz?
Doğru ama; bazı müdahaleleri kanıksar ve kendimizleştiririz.
İnanırız bize ait olduğuna.
Aldatırız özü.
Sonra öz bir ara tenhada kusar ihtişamlıca varını...
Bazen gizli kapaklı bulduğumuzda birini bir yanımızla ona taşınırız.
Taşınırız da yazlık kışlık...
O kadardır işte.
Bizimle ilişikli birinin hayatına sıkıntı olmadan yaşamak gibi bir sıkıntımız var yaşamımızı...
Gölge etmemek için yaşamlara, güneşler kırparız yıldızlardan...
Ben becerebilirim dersin, becerememen için bütün şartlar elbirliği ile gayrete girer.
Ulan nasıl da buluşur bunlar senin iki kuruşluk ağız tadını bozmak için...
Sürekli kanırtırlar öz damarından kemiğine basa basa seni...

Biz insanlar

en başta hileyi öğreniriz.

Karnı acıkınca bas bas bağırarak ağlayan bebekler değil miydik bizler dün?

Halbuki ne alakası var açlıkla, gözün...
Su akıttığımız yerden beslenmiyoruz ki.
Olgun ve dürüst insan pozlarındayızdır bazen...
Adamına göre tabi.
Yavşamamız mümkün olana ise popomuzu esirgemeyiz.
Şu bilmeyene surat yaparken, bilene sırıtırız kıs kıs.

Duygusal organizmalarız ya külliyen afrodizyakız...

Kasap dükkanından gelen kan kokusu, içerde bir işler çevidiğinin alametidir kasabın...
Bizim ne kadar keskin koktuğumuzu hiç bize söylediler mi?
Kim söyleyecek de!?
Sıgara içenlerin, içmeyenlere koktuğu ve içenlerin o kokuyu algılamadığı gibi, bizim kokumuzdan en çok bize alışmamış tabii yaşamlar rahatsız olur!
Sevginin dokunuşu
Acının tadı
Merhametin sesi
İnkarın bakışı
hiçbiri
insanın kokusu kadar keskin olamaz.
Uzun yol yaparken açın camınızı ve insanın yaşadığı alanı fark etmek için sadece burnunuzu kullanın! O anlarda bu sözü sağlamış olursunuz.
Bağırsakta sıkışan; ama kokmayan, çıktığında size şehri tarif eden olacaktır.

Bu tamamsa:

Beynin kokuyu aldığı bölüme ne derler bilmiyorum; ama iç duyguların koktuğunu fark ettiğinizde sizin beyne ihtiyacınız kalmamış demektir.
İnsanların yaşama alanlarındaki keskin koku, bu kokunun yanında hiç mesabesindedir.
Bir kere almaya gör o kokuyu, ebediyyen yitirmez keskinliğini...
Sızım sızım sızlatır aldıysan onu, ciğerinde merkezleşmiş yaşam enerjisi kokusu

Kokuyorum...
Kokuyorsun..
Kokmuyorlar...

Kelimelerden o koku gelmediyse, hiç okuma bu yazıyı yabancı...

sonsuzluğu bir mahpese kapatsalar ve
bir musluktan damla damla akıtsalar
sonsuz biter, bitmez yalnızlığımız...

27 Şubat 2009 Cuma

Benden Bana-8

Çayır çimenin tanrısı koyun, koyunun tanrısı çoban, çobanın ağa, ağanınki düzen, düzeninki çayır çimen... Anonim insan sözü aday adayı...

Çoban koyunları en taze otlara götürür.
En mineralli sulardan sular onları.
Düşmanlarına karşı korur ve uçurumlarda zayi etmez.
Sürüyü kollar, ağırlar.
Koyunların bakımlarını yapar.
Yavruladıklarında sarar, sarmalar, eziyet çektirmez.
Yelden, tufandan sakındırır...
Niye yapar bunları?
Koyunları çok mu seviyordur?
İçindeki hayvan sevgisinin coşkusu mudur bu özenli bakımın nedeni?
Ya da bir koyunun ulaşabileceği en ideal kilo ve et lezzetimi midir amaç?
Dışardan baktığımızda çobanın kuzuyu yüzünde sıcak gülümsemeyle sevmesi yüzümüze tebessüm kaynağı olur.
İçimiz titrer, çok seviniriz. Şefkatimiz kabarır.
Sürüden ayrılan koyunun peşinden seyirtmesini gördüğümüzde 'aferin çobana' deriz, gururlandırırız onu.
Koyunları dağların yamacındaki kekik tarlalarına götürmesini, şifalı, kokulu otlarla beslemesini gördüğümüzde yaşama sevincimiz çoğalır.
Şuurumuza dolan lezzetli et hissinin gözlerimizdeki şimşirik şimşeği midir bu; içimizdeki hayvan sevgisinin taşması mı?

Oğlan kızı sever!

Kı zı se ver..

Adını sayım sayım sayıklar!
Peşinde pervanedir, yapmadığı kur, girmediği kılık kalmaz sevgilisi için de
niye!?
Sevgiliye beğeni, sevgilinin methi, ona duyulan sevgi, onun için midir?
Erişilmek istenen, yüksek arzu duyulan şeyi elde etme adına içerden bir dürtü müdür bu?

Hani okumasaydınız çoban koyun ilişkisini anında kapılırdınız da, geçti sizden artık o saftiriklikler...

Hapı yuttunuz...

Sevgi denince bir ürperti ve kaşıntı sahibisiniz artık.
Ortada bir üçkağıt var!
İşin eğri yanı da var, düz tarafı da...
Bir hile var.
Bir inkar...
Bir açık zuhurunun şiddetinden gaib sır!
Kuma gömülmüş kafa,
açıkta bir kıç var!
İşçisini kollayan patron
müridini hoplatan şeyh
halkını okşayan politikacı
öğrencisini teşvik eden hoca
karısını şımartan koca
yazısını okunası yazan yazar
okuduğunu alkışlayan okur
tanrıyı seven kul
şeytandan korkan muhlis
Bu üçkağıdın neresinde?
Ne kadarı ne kadarına bulaşmış?
Zor sorudur bu soru!
Zart diye cevap verilmez!
Martaval kaldırmaz!
Soğuk kış günü, kuzuyu koynunda ısıtan çobanda merhamet yok diyemeyiz; ama kuzu üç vakte kalmaz, kombine yolcusudur ve akıbeti için koyundadır çoban...
Sır koyunda mı?
Gütmede mi, ya da güdülmede?
Koyundaki koyunda mı?
Koynumuza aldığımızsa yönelişimiz
şimdi sıkı durun!
Hani yazmıştım ya bir iki yazı evvel, 'Allah'a inanmıyorsunuz' diye, işin özü burada.

Sözümüz bizi ileriye taşısın.

Çoban eti mi sevmişti güderken, güttüğünü mü?
Biz Allah'a mı inanıyoruz, tapınma güdümüzü tatmin için yarattığımız bir tanrıya mı?Zihnimizin oluşturduğu tanrıya Allah dediğimizde o, O mu oluyor?
Onun O olmadığını nasıl biliriz ve
Allah, bizim tapındığımız değilse, bu tapınma kime oluyor?
Allah sevap günah tanrısı mı?
Sevap ya da günah mı bizim tanrımız?
Buradan yol var cevaplara...
Koy sepete bu sözleri ve devam edelim yolumuza...

Not: Evet, tapınma hissi ve gereği fiiller bir güdüdür!
Ya Ona tapınırız; ya da O olmayan her şey bu tapınmaya araç olabilir.
Güdümüzü bazen biz güderiz, bazen de güderler.
Ayraç ne?
Bu seri bunun cevabı için var...
Takip ediyorum adımlarımı...

'Tanrı tanımam' diyenler 'tanrı tanırım' diyenlerden daha samimilerdir eğer tanırımcıların tapındığı Allah değilse.

Şu bir gerçek ki Allah'a tapınılmadıktan sonra, ota, göğe, insana, nefse, ruha, şeytana, kendine, var ettiğine; kısaca kime taparsan tap!

Hepsi senin bunalımın olacak

26 Şubat 2009 Perşembe

Benden Bana-7

Parmak izlerinin benzersiz oluşu gibi, her insanın hemcinsinden ayrı, farklı bir yaşamı vardır.

Kişinin, hayatını dengeli ve uyumlu yaşayabilmesinin kestirme yolu farklılıkları farkedip, nazarına baskasını uydurmak yerine, nazarınca görenlerle iklim paylaşmaktır.

Emelince olmayana zorlayan, dayatan, hesap soran, söven, kızan, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosu figüranlarıdır.

O sahnede başrol oynayanları, başka bir yerde cife taşıyıcıları olarak görürüz.

İnsanın bir yasadığı, bir de yaşamak isteyip de yaşayamadığı yaşam vardır.

Genelde insan, yaşayamadığı hayatların öcünü, yaşayamadığını yaşayanlardan çıkarma eğilimindedir.

Kudurgan bir tepki ile ilk firsatını bulduğunda, yaşayamadığını yaşayanlara kimi zaman ahlak, kimi zaman din, kimi zaman örf v.s ile öyle saldırır ki, gören, tanrının gazabı bu kişinin ellerinde bir yıldırım olmuş sanır!

Halbuki kişinin kendi yasadığı boyutta o, ne o tepkinin adamıdır, ne de o tepki onun harcıdır aslında.

İnsanın kendi varlığına, gücüne, sınırlarına, haline razı olamamasının sonucu yaşadığı ve yaşattığı saçma işkence hali, en çok da onun kendi yaşamını paramparça eder.

Kendine, varlığına saygısını kaybetmiş veya kendine saygısı oluşmamış insanların başkalarının yaşamlarını etkileme gayretlerinin ceremesini de civarları çekecektir doğal olarak.

Bir kısım insan hareketli, aksiyonel, hızlı ve ateşli bir hayat yasar.

Hayatında da kendisine yakın gördüğü veya özümlemede yabancılık çekmediği oluşumların içinde olmayı en temel hak olarak isteyebilir.

Başka bir kısım insan ise, sakin, metafizik, ılıman duygularla örülü, ağırkanlı tabir edilebilecek bir hassasiyette varlığını ifade etmek ve hayatını da kendi gibi hisseden, düşünen ve yaşayan insanlarla paylaşmak ister.

Daha farklı bir grup insan da hayatı mevsim mevsim yaşar.

Yerine ve zamanına göre farklı hisleri, tarzları, fiilleri benimser; bazen sert sulu, bazen sıcakkanlı, bazen asabi, bazen mülayim ve kısaca insan için ne varsa duygu namına, sonuna kadar yudum yudum içme taraftarıdır.

O halde, farklılıklara tahammül etmemek, düşünmeli, nedendir?

Hazmetmek, önce kendini ve sonra haricindeki dünyayı.Kabullenmek; kendi varlığını benimsediğince, gayrını da

Anlamanın başı burası.

Farklılardan bir farkımız olsun, kendi farklılığımız.


Fark ettiğimizce, fark edilmekten de ürkmemek lazım.

Barışmak bu...

Yaşamak nefes nefes her anı, işte bu.Ötesi hafakan edebiyatı...

Benden Bana-6

Binlerce yıldır bazılarının bazılarını baskı altına alma çabası hiç eksilmemiştir.
Birileri birilerine 'sen beceremiyorsun yaşamayı, al sana yaşam!' demiş ve hep o yaşamın ona iyi geldiği iddia edilmiştir.
Hayvan topluluklarındaki sürü mantığı...
Biri veya bir kaçı güder, gerisi güdücülerin keyfine sermaye...
İşin özünde aslında biraz da din kökenli emir ve tavsiyelerin işi yönlendirmesi yadsınmaz bir gerçekliktir.
Hani Tevrat'ta yazar ya: ' Onları köle yap! öldür! Yoluna engel ne varsa yok et!' tarzı şeyler...
Benzeri incil'de de vardır: Vahiy kitabında, mektuplarda buna benzer yaklaşımlar görüsünüz. Haçlı seferlerinin dayanak noktaları...
İslam'da ise nasıldır mevzu, onu size bırakıyorum.
O, bambaşka, etüdleri öyle bir iki kelimeye asla sığmaz...
Kur'an'da insan eli değmiş bir tahrife inanmak mümkün değil; ama sonrasındaki yorumlarla tahrifin alası esirgenmemiş.
Bu da doğal bir şey, sonuçta muhatap insan...
Musa'nın ümmeti nasıl insan ise, isa'nın ki; böylece hep...

İnsana bulaşan ne iflah olmuş ki...

Öte yanda komünizma, faşizma v.s onlar da aslında hep böyledir...

Topluluk yaşamı öngören her oluşum, bazı kuralları 'bu senin lehinedir' yargısı ile topluluğun üyelerine dayatmıştır.
Problem şu:
Karşıt veya benzer her oluşum yekdiğerinin yaşamını tanzim ile kendini yükümlü saymışken, kendisine reva görünen beğenmediği uygulamayı asla kendi baskınlığı cihetinden algılamamıştır.
Yani:
Başı kapalının 'başını aç' diye diretene uygun görülen 'zorba' yakıştırması' başı açık olana 'kapat' diyene kendi tarafından asla yakıştırılmamıştır.
Tabi -mevzu İslam olunca- yakıştırılmıyor.
Herkes 'bunu ben demiyorum! Allah diyor' ile meseleden sıyrılıyor; ama hakikat öyle mi acaba? Yani gerçekten de Allah istedi diye mi?
Bunu konuşacağız sonra.
Filanca, zevki uğruna, falanca dini için derken gerilim ve mutsuz yaşamlar...
Fırsat eline geçen yapıyor yapacağını...
Ortada zemin ve zaman diye bir şey var mı peki!?
Aklıma hep gelir:
Hazreti Ömer radıyallahu anh, kıtlık günlerinde el kesme cezasını neden uygulamadı? diye...
Gerekçeler aslında çok basit ve net:
Kıtlık var, aç kalmış, çalıyor ve bir Kur'an emri uygulanmıyor!
Ama Kur'an, adam mecburiyetten çalıyorsa, elini kesemezsin demiyor! Hırsız şu şu durumlarda affedilir de demiyor!
Peygamber aleyhisselam:
'Kızım Fatıma da olsa keserim' diyor...
Bu yorum nasıl uygunlaştırıldı o halde?
Çok basit!
Zaruret kavramı ile ilişiklendirildi.
Herkesin de aklı yattı.
Yaşadığımız topraklarda aklına mukayyed olanlar ya akıllarını fezada gezmelere çıkarmışlar; ya da akıllarını sipariş ile törpülemiş, kılıflamış, mahpese almışlar olunca, ne menem bir halt bu zeka diyesim geliyor, durup dururken...
Kes kafayı, işine bak...
Kes sesini, süpür kırıntılarını fikrin...
Bunlar nereden çıktı şimdi?
Çevreme, yaşananlara, yaşadığım yaşama bakıyorum da; 1400 yıl önceki zemini bile kaybetmişiz demek zorunda kalıyorum.
Kaba, posa bir şey olmuş din diye sunumlanan...
Gelişme bir tarafa, kütükleştirmişler...
Şimdilerde ne yaşam levazımlarında arzu edilen bir iyileştirme var ve ne de kurallarda o zaman kurgulanan esneklikler...

İnsanlar akın akın İslam'a girmiyor!

Girenler İslam ilgisinden uzaklaşıyor ve bunun da adı, 'Din böyledir zaten' oluyor!
'İnsanlar akledemiyor canım, kafaları çalışmıyor, kurtuluşun nerede olduğunu bilemiyorlar' oluyor ya da...
Acaba diyorum bugünki yaşam levazımları o zamanda olsaydı, nasıl bir islam yaşanırdı? Bugünün bilen zümresi o gün neye müstehak görülürdü ya da...
Sokağımız, vitrinimiz, yeme içme alışkanlıklarımız, flörtlerimiz, cinselliğimiz, medyamız, internetimiz, hastanemiz, uzayımız, tezgahımız, teknoloji ve hayat standartlarımızla bir metropolde neşve bulsaydı islam...

bir islam ile yüzgöz olurduk?'

Zamanın değişmesiyle dinin hükümleri değişmez' denilir ya, zamanın içinde küçük bir devrede bir kıtlıkta bile dinin hükmü yine dinden aldığı güç ile değiştirilirken söylenmez mi bu söz bir de...

Dinin hükmünü değiştiren kim?
Öyle bir şey yok ki aslında.
Olay hükmün yorumunda kafayı 1400 yıl önceye gömmek meselesi mesele...
Halbuki din 'kemale erdiğinden' 30 sene bile geçmeden değiştiren değiştirmişti gereklilikten!
'Teravih kılmada gevşediler' diye 20 rekat toplu kılınması uygulamasıyla veya Kur'an'da varken müellefetulkulub'u yok sayan Ömer'de düğümlendi bütün mesele sanki...
Kadın erkek yanyana dolmuşta, okulda, çarşıda, nette, işte tıklım tıklım yaşayacak ve yasak zemini aynı kalacak?

Buyrun İran İslam Cumhuriyeti!

En becerebilse o becerirdi -ki zahirde bütün güç kuvvet ellerinde.-

Becerebiliyorlar mı?

Sokakta yarım örtünen, evinde parti verdiğinde bunun mu adı samimi dürüst insanların beldesi İslam cumhuriyeti!

Ya da Arabistan Krallığı!

Kabe'nin hemen yanındaki otelde çarşafının altından bütün hatları ortada cilveli kızlara dondurma ikram eden yakışıklı gençler, acaba cep telefon numaralarını aldıkları kızlarla ne planlamış olabilirler!?

Bir sapma var; ama bu sapmayı sapanda aramayın...

Sapmayı kesmeyen, sapmaya çare olamayan neyse onda arayın!

Sakın bunu da dinde bilmeyin.
O yorumculara nazar edin...

Meclisteki kayıt sistemi gibi olsaymış acaba Peygamber'den sadır olan sözlerin zabt durumu, zayıf uydurma sahih hadis ile ömrü geçer miydi o insanların?
Bunun yerine danışan, ortamının gerektirdiği kültürü yaşayan Peygamber'in peygamberlik tavrının idrakına kafa yormak olsaydı bilenlerin işleri ve bu genel geçer olsaydı, acaba şu sakatlıklar yaşanır mıydı?
Çözüm bulamayınca alıyor eline kara kaplı kitabı; 'bu budur!' diyor hoca...
O o değil halbuki! İnsanlar sindiremiyor ve yaşayamıyor! Diyen de öylece üstelik...
Misal: Kendi evinde gelinleri damatları yer içer, eğlence, latife keyf tamam; ama biri bunun hükmünü sorsa:
'Hayır! Asla olmaz...
Fitne olur' der...
Ticarette büyüyecek olanlara mani olacak fetvalar verir; ama kendi iyali ticarette büyüdükçe büyür...
Söze gelince 'para pul mevki mühim değil!' der.
Peki, kabul ettik, ama sağı solu fındık kıran zengin veya makam sahibi ile doludur.
Onlara şirin ve müsamahalıdır.
Doktor, öğretmen olmasını istemez kızlarının, eşini kadın doktora götürmeye araştırma yapar. Hatta birlikte giderler, o kadın doktorun esprilerine karşılık verir iştahla...

Ciplerde, yazlıklarda sefa yapar, bir eli yağda bir eli balda, insanlara sabır tevazu v.s öğütleri aktarır.

Onların şuurlarını evirip çevirmek güzel; ama işte uymuyor elbise bedene...
O insanlar ve de sen biraz dışına çıksan baksan komedi hakikaten...

Sanki yok saymalar...

Var olandan kopuk koskoca bir sanal dünya...

Hem de yaşamın göbeğinde!Bunlar cemiyette çok yaşanıyor, ben en zayıf halkadan bahsettim.

Sui misal emsal olmaz; ama işte böyle...

Yaşam bulamıyor anlatılan...

Benim sıkıntım, neden sorusu ile ilgili...

Bunun için vaktim elverdiğince yazacağım. Kafam dolu, gözlem ve değerlendirmelerim var ve anlatmam lazım kendimi kendime...

İnsanlar mutsuz! En imanlı sandıklarınız bile mutsuz!

Yaşam bulamayan bir din insanı hasta eder, çünkü insanın kökü psikolojidir ve psikoloji bütün vucudu yönetir.

Bakın ne söyleyeyim:
Üç vakte kalmaz bilim sese ulaşacak!
Malum hiçbir ses yok olmuyor...
Fezada gezişip duruyor sesler.
Ayıklanıp bulunup bilinip tespit edildiğinde cümleler 'Bu şeytan icadı! Vurun kellelerini densizlerin' diyeceklere sermaye mermaye de kalmayacak...

'Yahu arkadaş amma da yazıyorsun be!
Sapla saman bu kadar da birbirine karıştırılmaz ki! Sus bir!?'

Saman dayata dayata önümüze hayvan ettiniz bizi!
Asıl sen kes sesini.
Konuşmak istiyorum.
Susmazsam ne olacak hem!?'

Geçmiş senin gibilerin kellesi ayrı vucudu ayrı gömüldüğü mekanlarla dolu!
Yum gözünü, kapat beynini, tıka kulağını, çek elini klavyeden, derin derin 'huuu' de...
Haddini bil, kırarım bir yerlerini....'

Valla doğru!
Aynen de öyle oluyor aslında ve kırmazlarsa da seni öyle bir mimliyorlar ki sana selam bile vermek haram oluyor!
Adını çıkarıyorlar sekize, sıkıyorsa indirsin alem yediye!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Benden Bana-5

Dinler, kurallarına müntesiblerinin uymasını ve müntesibi olmayanların da kaidelerine göre yaşamasını talep etmektedir tarzı bir tarif yapılsa ve bu tarif doğrultusunda biri çıksa ve absürt bir lisan ile:
'Dinlerde jakoben bir eğilim vardır' dese ona ne denilmeli?
Jakoben tavır beşeri nizamlar söz konusu olunca savunulması kaka, din mevzu olunca bir tarz gereklilik mi demeliyiz?
Din boyutunun daha içerisinden bir yerlerden bakılsa ve bu sefer de denilse ki:
Mezhebim, Meşrebim, Cemaatim...
Gelmezsen yanılgıdasın!
Hatalısın!
Yanlışsın!...
İfade bu şekilde olmasa da, gelmeyene veya gelmişin emele aykırı vaziyetinde ona vebalı muamelesi yapılsa faraza!..
Filan filan işi işleyenler dile dolansa, kınansa, engellense, yapma hürriyetinden mahrum bırakılsa, uygulayıcı, hükmedici, doz ayarlayıcı, kamçı tutucu insan olunca Allah adına insanın neyi ne ile ölçtüğünün ölçütü nasıl ayar tutacak?

Kim? Ne adına, kimi?
Hakkı tutturmak, ne ile?
Boş laf!

Yok bu işin ayar ölçütü yaşam içinde.

Belki saf bir güven ve teslim sadece. Burada da bu güven ile özgüvenin cellatlığı söz konusu olur mu olmaz mı kumarı var harbisinden ayrıca.

Aynı dinin içinde: Öldürmesi onu, ona emredilmişken 'yüzüme tükürdü!' diye müşrik savaşçıyı öldürmeyen ne menem bir mantıkla tebessümle anılır?
Davası görülmüş ve hükmü kesinleşmiş kadın taşlanırken canının yangısıyla kaçarken, işi bitirme adına peşini bırakmayıp onu öldürenlere, 'keşke bıraksaydınız ya' demek ne oluyor, özde neyi talim ediyor?
Hırsıza uygulanan şer'î emri kuraklık ve kıtlıkta uygulamayan, rafa kaldıran 'Allah'ın hükmüyle hükmetmeme ile' ne yapmış oluyor, bize ne anlatıyor?
Ötesi 'ceza' aslında dinde neyi ifade ediyor?
Neden o zahide kadın 'bir kediye merhametsizlik etti' diye cehennemi boyluyor?
Neden o adam 'susamış köpeğe su verdi' diye cenneti hak ediyor?
İnsana merhamet kediye köpeğe merhametten kıymetsiz mi de insanlar hem yaşamlarında hem yaşam sonralarında lekelenip, kıtır kıtır doğranıyor!?
Merhamet ise kavramımız 'yüzüne tüküren'in bir an önce katledilmesi de merhamet değil miydi hani, ictimaiyat gereği...
Öyle ya, tükürdüğüne niye tükürdü ki o!?
Ne kadar sefil bir idrakımız var.
Daha daha ötesinde yaşama hakkının falanca filancada yok sayılması ve bazen de zıddına bunca korunması kimin kafasını karıştırdı, kimin adaletini pekiştirdi?
Neler oluyor?
Laf üretme mekanizmaları -makinalı tüfek gibi işlemeye başlasa da, namlu şişmiş, boşa kelime tüketimi çabası bu!
Ölüm ve yaşamı iki dudak arasına yetkileyen bir din anlayışı ve o anlayışın onursal kadıları! O'nun adına sürekli bir yargıçlık ve ferman vermek...
Turan Dursun'a bakarsan 'Din bu', bizim gördüğümüz ise bu değil.
Bu, kulluktan bıkmışların topaç oyunu aslında...
Kedi köpeğin yaşama hakkını müdafaa eden ve merhameti öngören bir din ve o dinin mensublarının -Allah adına- insanların kafasını keserek, ya da insanları cemiyetten keserek canını, yaşama hakkını almaya o din var olduğundan bu yana devam edilmesi...
O dinin kıymetli mensupları da yine O'nun adına zaman zaman katledilmiş üstelik!
Hüseyinleri, Hallacları, İmam Azamları, İbn Teymiyeleri, türlü türlü meşrebler adına hep bir kılıf ile Allah adına katletmişler veya susturmuşlar!
Zıtlaştıkları yerde ise en sofular birbirlerinin kanını dökmekten çekinmemişler, Allah adına! Hepsi kendini dine dayandırıp, haklılığını ifade etmiş üstelik. 'Haksızlık yaptım' diyen yok...
Uygulamalar ve uygulayıcılar!
Bugün güç elinde olmadığı için niceler de sinesinde gizlediği bir kin ile o öldürme gününü beklemiyor mu?
'Elimde olsa onu bin parçaya bölerdim' duygusu nereden besleniyor acaba?
Sen sapıksın! Sen cahilsin! Sen ölmelisin! Sen büyüksün! Sen şusun, sen busuncular! Hükmedenler, hükmü uygulayanlar!

Dinin kendisi en büyük imtihan...

La ilahe illallah Allah'tan başka yargıç yoktur!
Ama Allah adına yargılamak mı?
O herkesin bir şekilde birileri için dozajı ve kapsama alanı farklı sorgusuz doğal hakkı!

Jakobenlik mi?

Beşerî nizamsan sen, 'tu kaka!'
Dinse olay, farz be farz!Hiç Müslümandan jakoben olur mu?
Bal gibi olur!Dünyanın en jakobenleri top bin'i at gözlüğü ile de ilesiz de bize aittir!

Ne biçim yazıyorsun sen!?
Seni gidi kafir seni!
Tiz boynu vurula!...

24 Şubat 2009 Salı

Benden Bana-4

Devam ediyorum. Bu yazı biraz karışık, kusuruma bakmayınız, belki sonra toparlamaya daha doğrusu konuyu açmaya çalışacağım.
Öncelikle Türk'ün, dilini küçümsemesini kınıyorum.
Farsça ve Arapça'yı Selçuklu ve Osmanlı'nın kültürüne dini bir norm algısıyla yerleştirip, Türkçe'ye bozkır barbar dili muamelesi yapanların vahim hatasının ceremesini çekmekten de azap duyuyorum.
Dile kelime girişi çıkışı son derece doğaldır; ama bu doğallık bizde ibadet aşkıyla olmuş. Arapça kelime kullanınca ne hikmetse kişi kendini daha çok müslüman hissediyor olmuş. Halbuki Ebu Cehil'den daha güzel Arapça konuşabileceğini sanmıyorum en takva Türk'ün!
Bu eziklik ve aşağılanmışlığın bedelini özellikle son yüzyılda çok çektik. Duru, gelişmeye uygun, harika bir dilimiz var ve atıl kalmışlığımız, uygun türetilmiş kelimelerin bile bizde sırıtmasına neden oluyor. Çalab'ı duyunca ya da Tanrı'yı yüz buruşturan Türk evladı, Hüda'yı duasına yerleştirmiş! Hüda Farsça mı, olsun! Daha bir ilahi duruyor maşallah denilmiş.
Konuyu biraz kaydıracağım, pardon!
Yarın İran işgale kalksa kurşun sıkmayacak, hatta kendi safındakini devirecek o kadar çok kişi var ki...
Arap ve Farisi'nin örfünü dinleştirip İslam'ın evrenselliğini iddia ediyoruz.
Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem evet Arap'tı; ama o, 'üstünlük takvadadır' dedi ve takva için de adres gösterdi.
Peygamber aleyhisselam'ı sevmek, kuru bir kalıp ile onun gibi giyinmek, onun gibi yemek içmek ile ifade edilip, özde iman sakala, cübbeye sarığa indirgendiğinde Yaşar Nuri bunu diline dolayınca 'yuh!' diyenlere acı acı tebessüm ederim; başka değil...
'Takva buradadır' diye kalbini işaret eden, sanırım giydiği entarinin cebini kastetmemişti.
Ya da 'oldu efendim, bütün dünya çöl iklimli Arabistan yemek, giyim ve cemiyet kültürünü benimsesin. bunun adı İslam inancı olsun...' Bu mu iş?
Kızılderili sarık takınca ciddi müslüman mı olmuş olacak?
Kepi mezuniyetinde havaya fırlatanın adam olmuşluğu gibi!
Yok yok şöyle olsun: İnsanların imanından önce kılığına bakılsın. İman ölçerimiz de kılığımız olsun!
Gömlek cebinde misvak taşıyan kızılderili en dindar müslüman olsun!
Söze 'binaenaleyh' ile başlayan en sıkı mütedeyyin, 'başarılar' yerine 'muvaffakiyetler' dileyen en sadık mümin olsun.
Yine de hamd olsun ya Rasulu Muhterem aleyhisselam, Antartika'dan va'z etseydi dinini! Yağlanmayanı gavur ilan ederdik herhalde!
Ya da kızılderili bir kabile'den cihana yayılsaydı İslam, tamtam çalmak, duman tüttürmek, gece ateş etrafında dans etmek ile bilinecektik belki de İslamlık sıfatımızla!?
Ben kızılderili lisanını dilime hakim kılınca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmış müslüman mı olacaktım?
Aleyhisselam'ın yaşamını örnek almak...
Bu nasıl oluyor?
Aleyhisselam yalan söylemezdi mesela. Bu yaşamından örnek alacağımız bir husus olarak algılıyorum. Kırmazdı, zarifti, merhametliydi, dinini yaşamada cesurdu, abitti, zakirdi, affedici, örtücü, şefkatli, tevazu sahibi v.s...
Bunlar işte dinin ortak paydaları...
Yeme içmede ölçüler de mesela hep asılda nezafet ve nezaket odaklıdır. Az yemek, ölçülü yemek, yemek öncesi, sonrası temizlik v.s.. Bunlar sünnet olan...
Yani maksatlar irdelenmeli...
Din terminolojisinde mekasıda/gerekçe, amaçlara hakim olmak bir çok mevzuyu çözmeye bir vesiledir.
Diş bakımı sünnettir. Oburluk yapmamak sünnettir. Temiz ve bol giyinmek sünnettir gibi...
Faraza Amerika'dan Kızılderili, sahabe olmuş ve dini yaymaya da Amerika'ya gitmiş olsaydı aleyhisselam devrinde, yanında misvak ağacı mı götürmeliydi ağız temizliği adına gibi...
Örneklemeler çoğaltılır, amaç bu açılı...
Aslında işin içinde enteresan işler var:
İmam Azam rahimehullah'ın mezhebi ve Maturidi itikadı zaman içinde nasıl Eşarileşmiş ve Şafiileşmiş bilmem hiç araştıranınız oldu mu?
İçerlerde öyle derin meseleler var ki, İslam terminolojilerinin/ıstılahlarının sosyolojik etüdlerini yapmamak/yapamamak gibi bir moda gelişmiş kendi kendine.
Halbuki din en büyük sosyal gerçeklerdendir ve dinin sosyolojik degerlendirmeleri oldukça ihmal edilmiştir.
Başa dönelim:
Türkçe kısır bir dil değildir. Gelişmeye en uygun dillerdendir. Eklenti olgusu dilimizde başka hiçbir dilde olmadığı kadar kuvvetlidir.
'...yalılaştırabildiklerimizden misiniz' gibi bir eklenti kuvveti başka hiçbir dilde bulunmazken, dilimizi kısır bir muamma haline getirmede özel bir kültür asimilasyonuna muhatap olmuş olmamız kendi elimizle üstelik apayrı bir inceleme alanı...
Kalplere işaret eden dini ortaya koyandır. Hakkında ismen Ayet ve Hadis olmayan hiçbir bilinen insan ne Cennetten uzak ne de Cehenneme Cennetten daha yakındır.
Hesapları Allah Teala kesecektir. bu konuda sözü şimdilik uzatmayı düşünmüyorum.
Dili serbest bırakmak gerektiğine inanıyorum. Dil kendi yolunu bir biçimde bulacaktır. Müdahaleler aslında dili yozlaştırmıyor, dil kullanıcısını perişan ediyor, mantalitesini sakatlıyor, kimyasını bozuyor düşünselliğinin.
İslamdaki sîret ve sûret dengesini kurmak, ne ne amaçla neden nasıl sorularında doğru soruyu doğru cevap için kullanmak zor bir hadise.
Yığın yığın ölüyoruz artık. Son yüzyılda şu ana kadar yaşayan insanların toplamı kadar insanı toprağın altına yolculadık. Bir mana arayışı belki gereksizdir; ama ben kendi kendime konuşuyorum ya, bir problem yok...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Benden Bana-3

Bir yerlerden başlayalım:
La ilahe illallah'ın derinliği, yargıçlığı Allah'a tahsis etmektedir.
Cümlenin anlamı şu:
Allah'tan başka yargıç yoktur!
Faraza biri yargısı ile, kendini ya da gayrını mahkum veya masum ilan ederse, La ilahe illallah davasında kendini zora sokmuş oluyor.
Buna karine oluşturalım:
Bir beşer hüküm yetkisi onda olmadığı halde, hakim sıfatını iddia ile, bir meselede mesele muhataplarını yargılayayarak suç ve suçlu tahsisine girip, hatta ceza infazına koyulduğunda tahterevallinin bir ucuna da aslında zatını oturtmuş oluyor.
Kaide şu:
Kişi bütün kanunları ezbere bilse, -hüküm hakkı ona verilmedikçe- hiçbir hüküm veremez.
Şerhli beyanı:
Yargıçlığı Allah'a ve Allah'ın yetki verdiğine değil, kendine munhasır kılan La ilahe illallah'ta sorunlu bir konum tercihlemiştir.
Bu en çok, en dindar olanlarda gözlemleniyorsa üstelik ve en din ile ortada olanlar, Allah'ın adıyla onu bunu, arada sırada da kendini yargılıyor ve tanrı heveslerini bununla gideriyorlarsa ve bunların cehennemi de varsa üstelik ve kendi cehennemlerine dilediklerini koyuyorlarsa, O'nun cennetinden mahrum etme pahasına...
İş büyüktür tek kişilik hesapta...
Biz yargıç değiliz...
İşin hesap kitabı bizi ilgilendirmez.
Hükümlere Allah'a havale; ama şu kadarını söylemem kendi adıma gerekiyor:
Emelince/idrakınca olmayana zorlayan, dayatan, söven, cezalandıranlar sahte tanrı tiyatrosunun figuran putcuklarıdır. O sahnede oynayanlar, ötelerdeki hallerini düşünmeliler.
O düşünce, yargıçlık hevesini silip süpürecektir diye umuyorum.
Allah'tan başka yargıç yoktur!
Buysa inanç temeli, cümlenin diğer ifade şekli de şu:
Allah'tan gayrı her yargılayan gavurdur!
Bu dinin gavuru olmak mı?
Allah korusun, gavurdan da gavurcadır...
Şimdi kim kendini nereye koyarsa artık...
Gerisi bizim işimiz değil.

22 Şubat 2009 Pazar

Benden Bana-2

Bir inanç sorunu var mı sizde?
İnandığınız, inanmak istediğiniz ve inanmanız gereken aynı değil ve yaşadığınız, yaşamak istedikleriniz de farklı farklı mı?
Yaşam içindeki bunalımların kökü bu çelişkinin arada sırada gün ışığı görmesi nedenli.
Zayıf ve biçimsiz olsa da, paketinin gösterişliliğinden göz dolduran şuur, daima beğeni ve varlık telaşındadır.
Biçimsizdir; çünkü var olduğundan bu yana kaymaktadır boşluklara.
Zayıftır; çünkü güçlü olabilmeyi asla beceremez.
Şuuru anlatmayı başka yazılara bırakalım dakestirmeden gidelim:
Neden siz, sizde gördükleri kişi değilsiniz?
'Başkalarının yaşamına oynamanın ezikliği kişiliksizleştirdi de ondan' diyemeyecek kadar da burnu büyüksünüz değil mi?
Sizin inandığınız Rabb, sizi anlayabilir ve kul kabul edebilir; ama sizden bir gram eksik iki gram fazlaları kul kabul etmesi fikri canınızı sıkar değil mi?
Siz 'çaktırmadığım halt benimdir, çaktığım haltın da tuu suratına'cılardan asla olamazsınız üstelik...
Kuru sırık gibi dümdüz
çelik gibi sağlam
bıçak gibi keskin
ayı gibi güçlü imanınız var!
Ama mutsuzsunuz!
Ağzınızın tadı yok!
Ruhunuz daralıyor!
Doğru insan olarak anılmak büzüyor ve
Kabzlardasınız!
Daral daralsınız!
Onun bunun yaşamını didiklemek, dedektiflik de pek işe yaramıyor!
Kısa bencil keyfler ve
sonrası yüzü koyun yıkılımlar...
Ofluyor pufluyor; ama odanıza biri gelince suratınızı değiştiriyorsunuz!
Yaşamaktan bıkmış oluyorsunuz çoğu zaman...
Allah'ım! diye sarıldıkça, daha bir uzaklaşıyor o aradığınız huzur sizden.
Bir türlü o çok istediğiniz rızaya kavuşamıyorsunuz...
Civa gibi akıyor ve bir hale ait olamıyorsunuz!
En olduğunuzu düşündüğünüz yerden en uzaktasınız!
Hatta size göre siz:
Kirlisiniz
Pisliksiniz
Herkes kirli ve pis!
Of Allahım!
Kurtar beni!
Öyle mi?
Bakın ne söyleyeyim:
Siz Allah Teala'ya inanmıyorsunuz!
Önce bu netleşsin ve sonraki yazıda neye inandığınızı ve neden ona Allah dediğinizi anlatsın kalem...
Siz kim?
Siz değilsiniz tabi o, sevgili okuyucu...
Damın üstündeki saksağan!

20 Şubat 2009 Cuma

Benden Bana-1

Defolu; ama marka!
İnsan...
Hani şu Cennetten kovulan kulun çocuklarıyız.
O günden bu yana O, beşer dedi bize: Şaşan!
Bütün hışmımız kendimize oldu, birbirimize...
Lanet gibi!
Yedik bitirtik birbirimizi.
Bir o bir ben...
İki ben sıfır o!
Sevdik, korktuk, baba olduk ve ana; rezil olduk, razı olduk...
Razı olunan olamadık!
Şu kovulanın çocuklarının çoğu akledemedi, ilk akledence boyun eğmeyi...
Akledip boynunu eğenlerin bir kısmı ise tepeye doğru eğdi boynunu.
Tanrı oldu!
Yargıladı. Affetti, cezalandırdı bazen de boş geçti...
Çok azı sustu, burnunu sokmadı başkasının yaşamına, kendi özündeki balçığı gördü...

Ben ona beğendiğim/beğenmediği elbiseyi giydirirken, o bana sevdiği/sevmediğim yemeği yedirdi.

Onun canı elma çekerken, ağzına armut tıkadım.
Öldürdük birbirimizi.
Yok ettik...
Kim daha güçlü vurdu, ondan sinildi.
Kim daha iyi sundu, o alındı.
Kim çığırtkansa, onun çevresi kalabalıklaştı.
Güzel yüzlüler, güzel yürekliler...
Şen şakrak yaşanan yaşamlar,
Sessiz iniltilerde buhranlı ölümler
'Ah anam ahlar' yükselirken göğe, 'oynama şıkıdım'larla tempo tutulan arz bizimdir.
Yığın yığın doğduk, sürü sürü öldük...
Doğarken ağlayan, ölürken sızlanan bizim yaşamlarımızın aslı aralardadır:
Arada arada yaşayan insan!
Marka; ama defolu insan!
Öleceğiz bir gün vemezar taşımız olursa bir yerlerde ona yazılacak sadece bir 'huvelbaki' terennümü...
İki vakte kalmadan da cismimiz ve adımız silinir dünyadan...
Kemik ara bulasın, toz olacağız!
Dedenin babasının adını bilmeyen sen, seni torunların hatırlayacak mı sanıyorsun!?
Vur anasını sattığımın kabadayısı!
Al koçum!
Verme kızım!
Oku hoca!
Geçir!
Kır!
Üfür babalık!
Kinlen!
Aban!
Köpür şerefsiz!
Bir avuç havayız biz be!
Üfledi doğduk...
Öf ile öleceğiz...
Diyeceğim o ki:
Ben bugün gayrı çıplağım!
Ölmeden doğduğum yeni yaşamımda merhaba dünya ve merhaba okuyucu...
Özgür bir ruh konuşacak artık.
Ben bana yazarkenbeyninizi fokurdatacağım...

Hakkımda

Fotoğrafım
sese yüklediğim anlamı kriptoladım. şifre feryadımın henüz yol aldığı ve ulaşmadığı milyarlarca yıldız ve gezegende hesapsız sinyaller var biliyorum ve kimyası kabarık seslerinin bana ulaşmadığı... işte ben ordayım. mekanımın gürültülü tınılarının bağrında tek başıma bir melodi özlemindeyim, notaları es es... duyan sessizliğimin çığlığını, kulağına kadife örtsün ve gelsin bana!

Bu Blogda Ara

Blog Listem

İzleyiciler

Benden Bana...